AB yolunda her şey mübah mı? Biraz şahsiyet lütfen!

Abone Ol

Türkiye’nin Avrupa Birliği rüyası 31 Temmuz 1959 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvuruşuyla başladı. 1963 yılında Gümrük Birliği ve Avrupa Ekonomik Topluluğu tam üyeliği perspektifliğiyle, Ankara Anlaşması (Ortaklık Anlaşması) ve 1. Mali protokol imzalandı. O günden beri müzakereler devam etmektedir. AKP hükümetinin Avrupa Birliği silahına sarılmasıyla yeni fasılların açılması hızlandı. Ve böylece AB’nin bekleme odasındaki Türkiye ile müzakereler 3 Ekim 2005 tarihinde resmen başlamış oldu. Başlayan bu süreç “ucu-açık” bir süreç. Her ne kadar AB ile müzakere masasına oturan hiçbir ülke şimdiye kadar tam üye olmadan masadan kalkmamış olsa da, burada gözden kaçırılmaması gereken bir husus, üye olan ülkelerin hepsinin Hıristiyan olduğudur. Türkiye’nin AB’ye girmesi durumunda bir Müslüman ülke olarak bu bir ilk olacaktır.

Bildenberg toplantılarında kararlaştırılan “ROMA ANLAŞMASI” ile kurulan Avrupa Birliği için, geçtiğimiz günlerde rahmetli olan Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, 02.11.2004 tarihli Akşam Gazetesi’ndeki yazısında; “AB’ye şekil verenlerin, “Gül ve Haç kardeşliği adlı gizli bir masonik örgüt olduğunu, Fransa cumhurbaşkanı Jacques Cirac ile Türkiye’nin üyeliğine en sert tepkiyi gösteren AB anayasasının mimarı Fransız politikacı Giscard d’Estaing’in bu örgütle bağlantısı” olduğunu yazısında ifade etti. Böyle bir yapı var ve böyle bir yapıya çok ters bir Türkiye ve bu birliğe girmek için harcanan yıllar. Ve bu uğurda verilen hem ticari hem de siyasi tavizler. Dikkat ederseniz Avrupa Birliği Türkiye’yi dışlamıyor, istediklerini kolaylıkla elde etmek istiyor ama tam üye yapmaya da hiç niyeti yok. Asıl gayesi bölgenin güçlü ve söz sahibi ülkesi Türkiye’yi denetim altında tutmaktır. Gümrük Birliği ile başlayan ticari “köleliği” Kopenhag Kriterleri, Uyum Yasaları, Ulusal Program gibi çeşitli vasıtalarla, bürokrasiye, eğitime, hukuka daha doğrusu Türkiye’nin hayatının her anına yaymak istiyor. Domuz eti kasaplık hayvan statüsüne alındı. Kasaplarda domuz etinin dana eti ile beraber satışı serbest bırakıldı.  Süt ve tereyağı ithalatı için de tarife kontenjanı açıldı.  Zina suç olmaktan çıkarıldı. Aile Sağlığı adı altında bazı okullarda “eşcinsellik” dersi verildi. Türkiye’nin ilk eşcinsel oteli AKP döneminde açıldı. Tatil yerlerinde eşcinsel nikâhlar kıyılmaya başlandı. 2005 yılında yayınlanan genelge ile okullarda, `cemaat, cihat, tevhid, medrese, mü’min, münafık’ gibi kelimeleri kapsayan 45 sözcük  yasaklandı. AB Uyum Yasaları çerçevesinde mevzuattan `cami’ ifadesi çıkarıldı yerine `ibadethane’ ifadesi konuldu. Genelgelerin de desteğiyle apartman altı kiliselerin açılmasında ve misyonerlik faaliyetlerinde büyük bir artış gerçekleşti. İlk olarak Antalya’da açılan Dinler Bahçesi’nde cami, kilise, sinagog aynı avluda bir araya getirildi. `Dinler arası Diyalog’ kapsamında bu ve benzer projeler hızla yayıldı. Rumların Akdeniz’de petrol çıkarmasına sessiz kalındı. 5580 Sayılı Özel Eğitim Kurumları Kanunu’nda. YER ALAN ve Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış olan azınlık okullarına kabul edilecek öğrencilerle ilgili olarak “Kendi azınlığına mensup” kısmı yasadan çıkartılırken, gayr-i Müslim azınlıklar okullarında Müslüman öğrencilerin de okuyabilmesinin önü açılmış oluyor. Bu kanun değişikliğinin gerekçesi ise hayli komik; azınlık çocuklarıyla Müslüman çocuklarını kaynaştırmak. Bunun tek sebebi olabilir; Sabatayistler ya da kriptolar kendilerini açıklayamadıkları için kendi okullarına gidemiyorlardı. Bu yasayla bunun önü açılmış oldu. AB ne istiyorsa yapılıyor. Hıristiyanlar Sümela’da, Akdamar’da ayın yapabilir ama Ayasofya’da bayram namazı kılamazsınız. AB’ye girmek için her yolu mubah sayarsak, benliğimizi ve kişiliğimizi kaybetmez miyiz Zaten Amerika ve AB tarafından uygulanan ılımlı İslam projesini bilmeyen yoktur. Durum böyle iken bizim yapmamız gereken, Japonya gibi manevi ve dini değerlerimize sahip çıkarak kalkınmaktır. İçimizdeki işbirlikçiler ve sabatayistler bunu engellemek için ellerinden geleni yapacaklardır.

Askeri vesayetin aşılmasında AB sürecinin çok büyük rol oynadığı inkâr edilemez. Yine de AB’nin bizden istediği ev ödevinden başka bir şey değildir. Ödev kontrol edildiğinde, ne kadar Avrupa’ya benzediğimiz değil, ne kadar İslam’dan uzaklaşıp ne kadar taviz verdiğimizi kontrol edeceklerdir. Bir yazımda Avrupa Birliği’nin Hıristiyan Kulübü olduğunu bizi almayacaklarını ifade etmiştim. Toplumumuzda da bu konuda algının bu şekilde olduğu görülmesine rağmen, bu yazım, Hrant Dink vakfına ait, www.nefretsöylemi.org isimli sitede nefret söylemi kapsamında değerlendirildi. Ülkemizin normalleşmesi, devletin bütün halklara aynı mesafede durması, hukukun üstünlüğü, sivil anayasanın yapılmasını önemsiyorum. Bunları yaparken AB’ye girmek için değil, ülkemizin geleceği ve halkımızın refahı için yapılmalı.