AB hüzünleri

Abone Ol

Türkiye-AB ilişkisi, amacı tam olarak tanımlanamadığı için, başvurulan her aracın elde patlayan bomba olmasının hazin sonucunun yaşanmasıyla ölü bir noktaya varıp kilitlendi.

Bu sayfa ve sütunda çeşitli yazılarımızda, özellikle Avrupa kültür ve düşüncesinin gelişimi bağlamında, AB nin nihai hedef olarak yöneldiği tek devlet idealinin, Avrupa nın tarih, düşünce ve felsefesinde kuramsal bir söylem mahiyeti içerdiğiyle, iktisadî, kültürel ve siyasî gerçeklerinin örtüştürülmesinin temel bir sorun oluşturduğu üzerine dikkat çekmeye çalışılmıştı.

Kilisenin (Katolik, Evrensel) Ortaçağlar boyunca, Avrupa nın içinde bulunduğu özel şartları dolayısıyla gerçekleşmesinde oynar göründüğü birliği sağlama rolü, Rönesans tan itibaren kabararak farklı bir mecrada akmaya başlayan ve zaman içinde oluşturulmaya çalışılan Hümanist kültür ve düşünce, zaten Kilise nin bu rolünü de kemirip zayıf düşürecekti. Bölgesel otorite merkezleri demek olan krallıkların ve onların temel aldığı ulusal devletlerin serpilip güçlenmesi, Ortaçağın kışkırtılmış Kilise evrenselciliği öğretisinin hayali dünyasını tuzla buz etmeye yetecekti. 1648İngiliz Devrimi, 1789 Fransız Devrimi yle son noktayı bir bakıma koyacaktır. Napolyon dan XX. yy.da Hitler e kadar bir takım girişimler, başlama noktasında sahip olunduğu sanılan düşünce ve amaçlarının çok geçmeden belli bir ulus ya da siyasal ideolojinin hegemonyasına kaçınılmaz olarak tutsak kılınacaklardı. Özetle AB nin "medeniyet projesi", özü itibariyle sorun olanı spekülasyona dönüştürerek çatışma konusu olmaktan çıkartma umuduydu. Bizce, bir hayli matlaşmış olsa da, hâlâ öyledir.

İşte, Türkiye nin AB ile ilişkisinde belirleyici taraf konumunda durduğu varsayılan Avrupa, esasında bu sorunun ta kendisiydi. Ne var ki, Türkiye de gelmiş geçmiş yetkili ve sorumlular ile bunların kulağı kirişte dinledikleri aydınlar, AB nin bu sorun olma niteliğini, hayal dünyasının sahte büyüsünün cezbediciliğinden kurtulamayarak gerçekliği içinde anlamaya, kavramaya ve irdelemeye üşenegeldiler.

Aslında, en azından bilinçaltlarında yoğun bir kuşku devinimi yaşıyor olmalılardı ki, Avrupa yı da bir gaflet anında kendi hayal dünyalarının sınırı içine çekebilme fırsatını kollayageldiler. Bu hayal dünyalarının sahte büyüsünün dağılmasını göze alamadıkları için, bugünlerde tam bir akıl tutulması örneği olarak şu söylemi ifade etmekten kendilerini alamıyorlar:AB, Türkiye yi almazsa, küresel cüce olarak kalır! Açıktır ki, bu ifade bile Avrupa yı cam fanusta algılamanın hazin göstergesidir.

Diğer yandan Türkiye-AB ilişkisinin gerçekleşmesinde, tam anlamıyla bir nevrotik kişilik davranışı başat nitelik olarak süregitti. Durduk yerde övünmenin, kibirlenmenin, böbürlenmenin, efelenmenin, incinmenin, kırılmanın, hatta küsmenin, alınganlık göstermenin, devlet ve diplomaside zaaf, kendine güvensizlik ve karşıdakine güven vermeme, saygı gösterme ve saygı görme pozisyonunu kavrayamama olduğunun ayırdına bile varıldığı oldukça kuşkuludur. İyiniyetin korunmasının bir sonucu olarak "kavrayamama" diyoruz, ama gerçekte niyetin iyi olduğu sorgulanmaya açık gözükmektedir.

Mantığın gereği olarak, Türkiye-AB ilişkisinin seyriyle, Türkiye nin Kıbrıs dolayısıyla Rum kesimi ve Yunanistan ile ilişkisinin seyri nasıl ön şart boyutuna getirilebilir Böyle bir diplomasi aymazlığı, tarihî tecrübesinin zenginliği mevsuk bir devlette nasıl ortaya çıkabilir 60 lı yıllarda sağlanmış olan imkanlar (Londra, Zürih antlaşmalarıyla), yani garantörlük hak ve yetkileriyle, çözüm yeri olan BM nin yetkilerini ortadan kaldıracak hüküm içeren Ankara Antlaşması na Ek Protokol ün imzalanması hangi devletin diplomasisinde başarı olarak nitelendirilebilir Ve hâlâ konuşması gereken susuyor ama başbakan konuşuyor, boşluğunu ve anlamsızlığını örtbas etmek için.