Ülkede yapılan genel seçimlerde, brexit tartışmaları ve Başbakan David Cameron tarafından verilen vaatler doğrultusunda, Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götüren Birleşik Krallık, bir bakıma AB’nin de geleceğini oylamış oldu. AB üyeliğinden ayrılma konusunda alınan %52’lik sonuç aslında beklenen bir sonuç idi.
Almanya ve Fransa’nın AB’de ortaklaşa yürüttükleri politik dayanışma, Birleşik Krallık’ın uluslararası arenadaki üstünlük politikalarıyla örtüşmeyen bir yaklaşım örneği olsa gerek. Büyük Britanya İmparatorluğu’nun yaklaşık üç yüz yıl dünyada emperyalist dominant rolünü üstlenmiş olması zaten bu oluşumu hazmetmeye engel oluşturmaktaydı. Ortaya çıkan çatlak sesler bunun en bariz göstergesi idi.
Bu nedenle, Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden çıksın mı çıkmasın mı sorusuna verilen net cevap bunun en somut delili olsa gerek. AB’nin toplumsal, siyasal ve ekonomik ve ulusal kimlik faktörleri ve en önemlisi avro bölgesinde yaşanan finansal sıkıntılar ve en önemlisi, AB’de üretim ekonomisinde yaşanan durağanlık bu kararın alınmasında etkin rol oynayan önemli unsurların başında gelmektedir.
Birleşik Krallık, küresel yönetişimin yavaş yavaş Asya Pasifik yönüne deplase olduğu bir dönemde AB’den çıkma kararını vermiş olması, liderlik kültü ile küresel bağlamda ABD ile birlikte daha aktif ve etkin roller oynama isteğinden kaynaklanmaktadır.
Birleşik Krallık, AB’de Truva atı olmak yerine, Anglo-Amerikan politikaları gereği yeniden ticari, askeri ve ekonomik alanlarda daha üstün bir konuma gelmeyi hedeflemektedir. Örneğin, enerji şirketleri ve deniz ticaret filosuyla, Arktik stratejisinde mare nostrum (bizim deniz) anlayışı doğrultusunda, ABD ve İskandinav ülkeleriyle birlikte daha fazla söz sahibi olmayı ve transatlantik ve transpasifik ekonomik işbirliği anlaşmalarına yönelmesi beklenen bir sonuçtur.
Birleşik Krallık referandumunun yansımaları, AB ülkelerini de farklı mecralara yönelmelerine cesaret verecek niteliktedir. Avrupa’da yükselen İslamofobia nedeniyle, birçok ülke daha radikal politikalara yönelme durumuyla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, en çok Türk-AB ilişkilerini etkileyecek gibi gözükmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bildik atraksiyonlarla, gerekirse AB ile ilişkilerde Birleşik Krallık gibi referanduma gidebiliriz tezini gündeme getirmesi aslında iç politikaya yönelik bir hamleden öteye gidemeyen bir yaklaşım tarzıdır. Türkiye açısından sakil bir karar gibi gözüken bu açıklamadan asıl amaç, İsrail ile son aşamasına gelen anlaşmanın fazla tebeyyün etmemesinden kaynaklanmakta olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir kanaatini taşıyoruz. Bütün bu adımlara rağmen, İsrail politikası konusunda cin şişeden çıkmış olup, yeniden şişenin içerisinde konulması mümkün gözükmemektedir.
Hatırlanacağı üzere, 2004 yılında Show TV’den Ali Kırca’nın Başbakan Erdoğan ile başbakanlık makamında yapmış olduğu mülakatta ikili arasında özenle yerleştirilmiş “altı kollu şamdan” (minora) dikkat çekiciydi. Aslında bu İsrail ile iyi ilişkileri geliştirmek adına bir mesaj niteliği taşıyor olduğu düşünülmekteydi.
Nitekim 2005 yılında, Başbakan Erdoğan, İsrail’i ziyaret ederek Başbakan Ariel Şaron ve Cumhurbaşkanı Moşe Katsav ile görüşüp, YÂD VASLEM (Holokost Kurbanları Anıtı)’e çelenk bıraktı. İsrail, Türkiye ile ilişkilerinin mükemmel düzeyde seyrettiğini ifade ederken, 2006’da Türkiye’yi ziyaret eden Cumhurbaşkanı Şimon Perez de bu duruma kayıtsız kalmayıp TBMM’de konuşma yapma fırsatı yakalamıştı.
Mavi Marmara olayıyla yeniden gerginleşen hava, diplomatik ilişkileri de derinden etkiledi. İsrail ile ilişkilerin yeniden “altı kollu şamdan” vasıtasıyla başlamamış olması da dikkat çekicidir. 14 Aralık 2015’te İstanbul Ortaköy’de ilk kez “altı kollu şamdan” (minora) yakılarak ilişkilerin güçlenmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır.
Türkiye’nin NATO nezdinde İsrail’e uyguladığı vetoyu kaldırması üzerine, 3 Mayıs 2016’da NATO yetkilileri Brüksel’deki karargâhta İsrail’in ofis açmasını sağlamış oldu. İsrail güvenlik kabinesinin onayından sonra İsrail ile yeni bir döneme girecek olan karşılıklı ilişkiler, Türkiye açısından pek çok bilinmeyenli denklemleri de beraberinde getirecek olması ve D-8 başta olmak üzere birçok konuda Türkiye’nin daha da geri planda durarak Müslüman ülkelerle mesafeli davranması ve politikalarını ABD-İsrail ekseninde dizayn etmesi kuvvetle muhtemel olacaktır.