Hasan Ali Toptaş, “Toplum dediğimiz şey geniş bir gardiyan... Herhangi bir üyesinin farklı olmasına dayanamıyor” der. İçinde yaşanılan toplumun bir parçası olarak her şeyi o toplumun çerçevesi içerisinde tuttukça bir problemle karşılaşmadan ya da karşılaştığın problemleri problem olarak görmedikten sonra her şey yolundaymış gibi normal bir hayat sürdürüp gidebilir ve bundan da keyif alabilir insan. Bunun neresinde tuhaflık diye zihninizden geçirebilirsiniz. Ancak tuhaflık şurada; herkesin aynı olduğu otomatik kalıpların içerisinde aynı şablonlarla konuşmak, düşünmek (düşündüğünü sanmak) o topluma bir şey katmadığı gibi kişiye de bir kimlik sağlamaz. Bu böyleyken ısrarla herkesin aynı olması için çaba gösterilir.
Oysa insan dediğin farklılıkları ile birbirinden ayrılır. Herkesin mizacı aynı olmadığı gibi imtihanı ve bu imtihan karşısındaki tutumu da aynı değildir. O vakit neden ‘herkese taşıyabileceği kadar yük yüklendiği’ ifade edilir? Demek ki herkesi aynı potada eritme niyeti, onu belli bir çerçeveye sokma çabası bir çeşit zulüm doğurur. İçinde yaşanılan zamanı tek kelime ile özetlemek gerekse, o kelime “tahammülsüzlük” olurdu. Evet, belki bu problem insanın varlığı ile eşdeğer bir ömre sahiptir ancak bugünkü kadar sarsıcı hissedilmiş midir emin değilim.
Büyük-küçük birçok toplumsal yapıyı hastalıklı bir hale getiren ve sürekli bir diğerine ötekileştiren tutumların altında da bu toplumsal yargı ve hastalıklı zihinsel tutum yatmaktadır. Tahammülsüzlük ilk önce tahammülünü kaybedeni yok eder. Çünkü tahammülsüzlük zenginliğin kaybolmasına, diriliğe mâni olur. Anlamayı, tanımayı, çözümlemeyi yok eder. Bununla birlikte her tahammülsüzlük bir kurtlanmayı ve bozulmayı işaret eder. İnsanı insanın şifası olmaktan çıkartır ve insan insanın ‘kurdu’ haline getirir. Birlikte yaşamanın ilk kuralı ‘saygı’dır, birlikte hareket edebilmenin ilk kuralı da ‘saygı’dır. Onun için saygısını kaybetmiş toplumlar bir arada duramaz ve saygısını kaybetmiş toplulukla da birlikte hareket edemez. Onun içindir ki durağanlaşmış ve sürekli sermayesini yok eden toplumlar; düşünme, anlama ve çözüm üretme yerine problemlerini derinleştirip daha çok sertleşirler ve sonunda ‘buharlaşır’lar.
Problemlerine yokmuş gibi bakarlar ya da problemleri yokmuş gibi hareket ederler onlar bu şekilde baktıkça ve hareket ettikçe problem yok olmadığı gibi giderek derinleşir ve kangren halini alır. Çözüm için tek bir yol kalır, kesip kurtulmak. Oysa bu hale geldikten sonra hiçbir şey ne eskisi gibi olabilir ne de daha iyi olabilir. Kesik yerden gelen sızı sürekli olarak acıyı hatırlatacak ve bir şekilde varlığını hissettirecektir. Onun için insana ve topluma mühendis gibi yaklaşmak belki pratik olarak çözüm sağlamış gibi görünebilir ancak hakikatte sarsıcı bir şekilde aslında nasıl bir çözümsüzlük olduğunu hep gösterir. Üstünü örterek, yok farz ederek değil anlamaya çalışarak, tanımaya çalışarak bir şekilde çözüm üretilebilir. O zaman zenginleşilebilir ve çözüm alternatifleri ortaya konulabilir ve hepsinden ötesi birlikte yol alınabilir. Yeter ki bakış açısını düzeltelim. Hoşça bakın zatınıza…