Rahmetli Ahmet Uluçay, “Haydi, yum gözlerini. Beğenmediğin, sevmediğin dünyayı göz kapaklarının dışına hapset. Bir jenerik geçir zihninden, bir öykü başlat. Yaşamın kendisi büyük bir öykücü aslında” diyor, Küller ve Kemikler adlı eserinde. İnsan çoğunlukla böyle bir şeyin gerçekleşmesini ister ancak dışarıdaki gerçeklik o kadar serttir ki bunu zihninden bile geçirmeye müsaade etmez. Onun için bazen çok şey gelir dile de insanın dili o kadar dolar ki; o dolgunluktan bir şey dökülmez, katılaşır. Bu durumdan şairler, ozanlar çıkmayı başarırlar ve sözleri kısa ve öz bir bicimde ustalıkla dizerler. Şimdi geriye doğru baktıkça ileri doğru açılan makasın ağzının ne kadar farklılaştığını görebiliyor ve haliyle üzülüyoruz. Çünkü insanız.
Bazı şiirlere denk geliyorum. Güzel bestelenmiş ve güzel notaya dökülüp, güzel yorumlanmış. Bazen bir mısra, bazen bir ses dalgasının üzerine uzanıp zamanda yolculuğa çıkıyor bütün geçitlerde, bütün istasyonlarda hatıralarla helalleşip hüznümüzü yedekleyerek yol alıyoruz. Artık kızgınlıklar, haykırışlar içerideki duvarları döve döve yorulmuş bir köşeye çekilmiş durumdalar. Hiçbir haber silkelemiyor, havadis getiren kuşlar sadece gam taşıyor hem de coğrafya, sınır tanımıyor. Her şey belki bu kadar çok hızlı duyulup, bu kadar hızlı her şey paylaşılıyor olmasa; o vakit belki de insanın bir miktar merakı, biraz saf yanları kalırdı. Artık özlemlerimizde, heveslerimizde saf bir yan kalmadı belki bu yüzden hayallerimizde, ümitlerimizde bizi iyi edecek, güzel kılacak bir yön barınmıyor.
Aslında bütün anlatacaklarımı daha güzel anlatmış şair, onun şiirini şuraya bırakıp kenara çekilecektim ama beceremedim. İlhami Atmaca’nın şiiri birçok şey söylüyor. Şiire, çoğunlukla kıymetli Selçuk Küpçük’ün müziği ve o kendine has yorumu eşlik ediyor. Bütün gökyüzünü geceme, masamın üzerine getirip bırakıyor. Bir kuş kanadı gibi çırpınıyor kalbim. Kalbimiz nerede? Bütün öğretiler, bütün usuller ve esaslar nerede? Bana seslenmiyorsa kime sesleniyor, bir muhatabı olmalı değil mi? Kardeşim ya da gardaşım derken böyle coşkun bir şekilde yüreğimizden değil de dilimizin ucundan geliyorsa, kardeşim sen neredesin ben neredeyim? Neredeyiz? Siz şiirin mısralarında dolaşırken ben kenara çekileyim. Hoşça bakın zatınıza…
I.
Duy ey baharı bağrında taşıyan çiçek
İnanır olmuştum artık solmayacağına
O çocuklar öyle mahzun ağlamaya gittiler
Azgın canavarlarla artık kimler pençeleşecek
Ölmeye hazır umutlarım vardı mektuplar okudum
Gördüm satırlarda nişanlı genç kızlar ağlardı
Bir baba sıkardı kasketini kahırdan, gözyaşları
Uçardı satırlarda ak saçlı bir ananın
Ve bacılar avuçlarını gözlerine yamardı
Benim ölmeye hazır umutlarım vardı
Bana aşka ve sana dair mektuplar yazarlardı
Şimdi saçma sapan sözler dolanıyor dilime
Kurumlarım yaşlı bir adamın sakallarını aşıyor
Delikanlı raconları, bitpazarları ve genç kızlar
Aciz çırakları insanlığın, imdada koşuyorlar
Çatlıyor damarlarım, utançtan eşkâlim sararıyor
Duy ey baharı bağrında taşıyan çiçek
Beni kimler anlayacak artık, kimler sevecek.
Korkuyorum tasalarım artıyor.
O çocuklar öyle mahzun ağlamaya gittiler
Beni kimler anlayacak artık, kimler sevecek
II.
O çocuklar öyle mahzun ağlamaya gittiler
Senin solduğun bahçeleri görsem dayanamam
Anlatıyorlar bir karanfilin herkese açtığını
Çok ağladım sarsılarak saklamam
O çocuklar öyle mahzun ağlamaya gittiler
Gecelerin ürkünç karanlığına bulaştım
O nurdan yüzlü âşıkları unutamam
Duy ey baharı bağrında taşıyan çiçek
Sensiz yaşamaya alıştım artık
Bilmem idamlık kefenimi kimler biçecek.
(İlhami Atmaca)