44. YILIMIZA GİRERKEN

Abone Ol

Bir dost uğurladık

2016’nın ilk gününden başlayacaktım gazetemizi yazmaya ama, 29 Aralık tarihli nüshasının “Millî Gazete’de geçen bir ömür” haberinde, gazeteye geldiğim ilk günü bana unutturmayan Ahmet Görükoğlu’nun son yolculuğunun duyurulması vardı, Ercan Özcan’ın çeyrek asırlık arkadaşlığının duygusal cümleleriyle...

Ben geldiğimde o gazetede idi.

Ben her gazeteye geldiğimde, o orada idi. Ben hep onu orada buldum. Yıl saymasını bilmem, o haberden öğrendim, otuzüç yıl geçmiş, ilk karşılaştığımız günün üstünden. O bir yıl fazla, otuz dörtlü...

Kilitsiz kapılar ardında uyuduğumuz çocukluk gecelerimde, uykularımı bölen bekçi düdükleri “emniyet”i hissetmeyi öğretmişti bana. Ahmet Görükoğlu, kahverengi elbiseli bekçilerin düdüklerindeki o emniyeti Millî Gazete’de yaşatan adamdı.

Dünya yörüngesinde ve normal seyrinde dönüyor, telaş yok derdim, servisinin orta yerinde onu gördüğümde.

Asayiş berkemal derdim, kendime.

İşimi, istediğim gibi bitireceğime inanırdım.

“Güzel haberiniz var mı” sorumun muhatapları yazı işlerindeki arkadaşlarımdı, Ahmet Görükoğlu değil. Zira o, benim burda olmam ve sizi gördüğümde gülümsemem bir güzel haberdir der gibi bakardı. O bakışlar, sıcak bakışlardı.

Dizgi çıktılarının mumlanıp kartonlara yapıştırıldığı o pikaj günlerinde, “Değmesin Yağlı Boya” sayfasına emek verirken zevk aldığını hissettirmesi, okuyucuya ulaşmadan kazanılan aferin gibi gelirdi bana. Dahası da gelir artık, diye düşünürdüm.

İtiraz ettiğini, bir işi yarım bırakıp gittiğini ben görmedim. Evinde durduğundan daha çok Millî Gazete’de olduğu zamanlarını da biliyorum. Şehadet ederim.

Millî Gazete’nin iki hafızasından biriydi. Üstad Abdulkadir Türker’i şimdi hep konuşturmak geliyor içimden. Son aylarda Ahmed’imizi yormayalım duygularımın, hal hatır sormadan öte cümleler kurdurmamasını bana, affetmek istemiyorum.

Topkapı binamızın mescidindeki bir sohbetinde rahmetli Erbakan Hoca’mız şöyle bir haber vermişti bize. Millî Gazete okuyucuları, Türkiye’nin neresinde olurlarsa olsunlar, sizlere dua ederler; siz bu gazete iyi olsun emeğini veriyorsunuz diye... Aklıma hep Ahmet Görükoğlu gelirdi, bu duyduklarımdan sonra. O duaları hak edendi.

Vefat etmiş bir arkadaşın ardından yazılanlar sınıfına sokulmamalı bu satırlarımız. Onu biraz da Millî Gazete’yi anlatmak için anlattık. Millî Gazete hayattır. Millî Gazete yaşamaktır. Ahmet Görükoğlu, Millî Gazete’de yaşayanlardandı. İsmailağa Camii’nin avlusunu dolduran cemaat şahitleridirler.

Önce ilk senemizden

Birkaç gün sonra 44. yaşına girecek Millî Gazete.

1972 yılının Aralık ayında İstanbul’un duvarlarında görmeye başladığımız “Millî Gazete 12 Ocak’ta çıkıyor!” ilanının o gün bizlere verdiği morali ve şevki bugünlere taşımak bizim borcumuzdu. Zira biz, Millî Gazete’nin öncesini ve sonrasını yaşayan nesildik. Yarı resmi rejim gazetelerinin sayfaları arasında haberlerimizi aramayacağız artık, demekti bu.

12 Ocak’ın akşamında başlamıştı kar yağışı. Bembeyaz bir İstanbul’a uyanmıştı İstanbullular. Ertesi günlerin Millî Gazete’sinde, İstanbul’un yüzü ağarmıştı. Çünkü Millî Gazete yayın hayatına başladı, esprisine de gülmüştük. Basın hayatına ortak olmuştuk ve pay almaya başlamıştık. Farkındaydık bunun.

Kolay olmadı gerçi, Millî Gazete’nin ülkemizin “sağ” yanına ağırlığını hissettirmesi. Magazin gazeteleriyle kıyaslanmasından tutun, Milli Görüş partisinin haberlerinin çokluğundan şikâyete kadar neler duymadıki, ellerinde ya da koltuğunun altındaki kitapların arasında Millî Gazete taşıyan insanlarımız. Sonra o tenkitçi kahraman(!)lar, kahraman(!)larımız da oldular.

Bugünlere geldik

29 Aralık nüshamızdan başlamıştık, devam edelim. Birinci sayfamız, hep olduğu gibi fedakar muhabirlerimizin emeklerinin ürünü ve başka yerde yazılamayan haberlerin duyurulduğu yer. Bize, niçin hep diri ve ayakta kalmamız gerektiğini anlatan haberler... Çünkü biz, bu ülkenin geleceğine uzanan yegane köprüyüz.

Yazarlarımız mı

Bizim Yaka’nın gazeteciliğinde öncü insan üstad Mehmed Şevket Eygi hep öğütler veriyor, yol gösteriyor, tavsiyelerde bulunuyor, tedbir almanın metodlarını söylüyor: Namaz kılmayanların namaza başlaması, kılanların daha ciddi, daha itinalı, daha doğru olmaları...

Zeki Ceyhan, Ankara’dan “Keskin Sirke”nin küpüne zarar verdiğini bildirirken, karşı sayfasından sesleniyor Reşat Nuri Erol, PKK ve terörünün tek tedavisinin Adil Düzen’de olduğunu...

Bir sonraki sayfamızda bizim Kıbrıs havamız, bizim Kıbrıs davamız, bizim Kıbrıs insanımız var. Prof. Dr. Ata Atun, Türkiye’de 1963 yılında, bütün şehirlerimizde, büyük meydanlarımızda yaptığımız “Ya Taksim, ya ölüm!” mitinglerimizin kaynağı Kıbrıs günlerini bir seri yazıda anlatıyor. Ata Atun ağabeyin orada yaşadıkları ile bizim burada yaşadıklarımızı çakıştırsın insanlar ve özelikle yeni nesil. Hafızasız toplumlara millet denmez.

Her dem hesaplaşma

Ve 8. sayfada dünya Müslümanları haberlerinin toplayıcısı ve Müslümanca yorumlayıcısı Mahmut Toptaş Hoca’mızın ufuklarımızı her gün birkaç kilometre daha ileriye taşıyan yazıları...

Amerika’da(ki) Osmanlı Köyü’nden haberdar etmesini değil ama, 7 Ocak Perşembe günkü yazısı “İğdiş etme teknikleri”nden bahsetmek istiyoruz şimdi.

Dönün tekrar okuyun Mahmut Toptaş Hocamızın o yazısını ve müftü vekili yapılan vaiz’in asaletinin tasdik olduğu o olay gününe kadar gelin.

Vazifeli olduğu şehirleri kıyama kaldıran vaiz, diye tanımladığı Hoca’mızın, bakın ne yapmış da tastiklenmiş müftülük asaleti

“En çalışkan bir imamın ardında öğle namazı kıldıktan sonra tesbih çekerken imamın kravatsız olduğunu görünce ayağa kalkmış ve cemaate; bir daha kravatsız gelirse siz de bunun ardında namaz kılmayın, siz de bize yardımcı olun canım, uyarısında bulunmuş ve o yıl asaleti gelmiş.”

Şimdi ben burada duruyor ve diyorum ki: Dört yıl asaletinin tasdiki uğruna becerebildiği baskıları, zorlukları yaparken o vekil müftü, neden o şehrin insanlarından karşı ataklar gelmedi Bağlı bulunduğu teşkilatı dilekçe yağmuruna tutması zor mu idi insanlarımızın

Kravatın konu edildiği son sahneye gelelim. İnsanın, orada olsaydım, yakasından tutar ve oraya oturturdum o vekil müftüyü. Sonra hemen sorardım: İmamların kravatlı olmalarını gerektiren bilgi bizim kitabımızda mı yazıyor

Müftü asaletlerinin hangi merhalelerden (baskılardan, zulümlerden...) sonra ancak verildiğini anlatmak istediğinden mi bilmem, kravatsız imamın ve cemaatinin sessizliği, yazının daha aşağısında konuşturulan iş adamımızın vurguladığı özlemleri öldürülmüş insanlar olmaktan mı kaynaklanmıştı.

Mahmut Toptaş Hoca’mızın tattırdığı bu acıdan sonra geleceğimiz Millî Gazete sayfasında Meclis-i Mebusan var. Ankara kulislerinden neler yansıyor, sorumuza, biz yine birkaç gün atlayarak 5 Ocak Salı günkü yazısını Ahmet Yavuz’un konu ederek yazalım.

Ama ne Hin’di

Yılın son gününde Meclis Başkanı ve Başkanlık Divanı toplanmışlar. Toplantı yemeksiz olmaz, yemek hindi dolmasız olmaz. Yılın son günü dedik. Geleneksel ve milli hindi dolması yeme günlerimizden ayrı mı duracak efendilerimiz.

Sonra özlük haklarını konuşmuşlar geleneksel ve milli olarak. Hindilerin özlük hakları mı var Ya da sıra mı gelir Meclis dışındaki milletin özlük haklarını konuşmaya. Hem de önlerinde kızarmış (Rize usulü olmalı) hindi dolmaları varken.

Fakat hindi dolmalarını midelerine kapatanların, bir başka kapatma haberi vardı Meclis-i Mebusan sayfasında, onu yazmasak olmazdı.

Meclis kulisleri gazetecilere kapatılıyormuş.

Ahmet Yavuz; yasak, gazeteciler Meclis’e hiç girmesin’e kadar uzanacak diyor.

Meclis kulisine hiç girmedim, ama o kulislerden yansıyanlarla yıllarca bu ülkede cari olarak siyaseti takip ettim. Orada yaşanan küçük ayrıntılar, önemsiz sayılan duyumlar insanımıza, milletvekillerini daha iyi anlamalarını sağlamıştı.

Meclis kulislerinden yansıyanlar köşelerine en çok takılanlar, Meclis’te uzun süre kalan milletvekilleri idi. Etki ve tepki meselesi...

İktidar partisi, kulisçi gazetecilerden yeteri kadar verim alamadığını mı düşünüyor yoksa, bu yasağı gündeme getirirken... Milletvekillerimiz halkın nazarında ışılatılmıyor, parlatılmıyor mu diyorlar acaba Ya da milletvekillerinin  yazılacak birşeyleri olmadığı, tescillenmesin mi istiyor, kulislere gazeteci almamakla...

Halbuki gazetelerin gelenekleriydi, Meclis köşeleri açmak sayfalarında, Anahtar Deliklerinden duyulmamışları duyurmak.

Hendek dedin de

Bir örnek vereyim Meclis kulislerinin ziyaretçili ve canlı olduğu yıllardan. Turan Güneş’in yeni milletvekili olduğu seçimden sonra yazılmış bu kulis haberi.

İzmit’ten, seçim bölgesinden bir ziyaretçi gelir Turan Güneş’e. Meclis’e girmenin, seçtikleri bir milletvekilinin karşısında olmanın heyecanıyla konuşur.

Efendim der, sizi bizim oralarda herkes tanıyor. Geçenlerde Hendek’e gitmiştim. Sizi orada da tanıyorlar.

Turan Güneş ziyaretçisi sözü bitirince sazı eline alır.

Evet, der. Beni Hendek’te de tanırlar. Ama Hendek’i geçtikten sonra tanımazlar!

Adı geçen siyasetçi daha nasıl sevimlileştirilebilir Bu fıkra, onu diğer Kocaeli milletvekillerinden ayrı tutmaz mı

Ben şu ihtimali de göz ardı etmem. O siyasetçi ile arası iyi olan kulisçi gazetecinin bir senaryosu olmasını bu yazısının Lakin farkeden ne Maksat hasıl olmuştur bir kere...

İktidar partisinde nerde şimdi böyle milletvekili, yahut yöneticiler istemezler bu tür kulis fıkralarıyla öne çıkarılmasını bir milletvekilinin. Başka işleri mi var, torba yasalara toplu el kaldırmaktan...

Ve hatta Meclis konuşmalarıyla gündeme mi geliyorlar, ki kulislerde konu olsunlar, demek de düşer insanlarımıza.

Ad’larımız kayıt altında

Bir sonraki günün Millî Gazete’sinden Sosyal Güvenlik Uzmanı Mustafa İşcan’ı, engellilerimizin gözü, kulağı ve sesi İsrafil Bayrakçı’yı, siyasi hareketimizin kayıtçısı, tanığı Abdulkadir Özkan ağabey’i, hep genç kalarak gençliğimizin dert sahibi, dava sahibi olmasındaki emeği tartışılmaz güzel yazı üstadımız Ali Haydar Haksal’ı, ailemizin yazarı Fatma Tuncer’i ve düşünce sayfamızın tohumcuları, bağcıları, bahçecileri yazarlarımız İbrahim Veli’yi, İ. Hakkı Akkiraz’ı, Hamdi Güner’i, İshak Beyazay’ı, Şakir Tarım’ı, Hüseyin Akın’ı, Doğan Bekkin, Nedim Odabaş, Ekrem Şama, Meryem Nida ve Necmettin Çalışkan’ı gururla hatırlatarak yol alalım mı 2016’ya.

Sayfa komşum Yusuf Kandemir ve masa komşum Burak Kıllıoğlu’nu, ben Millî Gazete’nin delisiyim, onu okumadığım bir gün yoktur diyen değerli ağabeyim, adamlık numunesi Sabri Gümüş’ün bana duyurdukları üzerinden yazayım. “Onlara teşekkür ettiğimi benim adıma iletiver be hemşehrim. Kalemlerine sağlık, ellerine sağlık...”

Yılmaz Altunöz ve Burhanettin Can hocamızın ders yazılarını anmadan geçmeyelim derken, yazımızı internet sorumlumuz ve ara sıra bu sayfada takıldığımız Adnan Öksüz’le de bir kaç satır...

Ankara Kulislerinden taşıdığı bitmeyen anıları, birçok kere Yavuz Donat yazılarını geçmiştir. Çünkü onda, aman tanıdığım politikacıya bir şey olmasın, duygusallığı yoktur.

Arabistan’da ikamet eden bir Milli Gazete okuyucusu Mevlüt özcan hocamız ve siz, gazetemizin en eski yazarları olarak baba dostlarım gibi duruyorsunuz diye yazmıştı. Mevlüt Özcan Hoca’nın benim moral hocam ve duacım olduğunu da ben söyleyeyim.

Millî Gazete 44. yaşına giriyorken, biz bunları yazdık. Eksiklikleri ve hatalarımız hoş görüle.

ŞEKERLER DÖKEYİM YOLLARINA

Yollara tuz değil şeker dökelim, haberini okuyunca şaşırmadım desem yalan olur. Şeker-İş Sendikası’nın başkanı söylemiş bunu. ABD’nin, İsveç, Norveç ve İsviçre’nin uyguladığını ve ayol çok etkili oldu vallahi, dediklerini de dayanak yapmış.

Çok soru geliyor aklıma şimdi.

Şeker üretimimiz depolardan taştı, yollara saçma boyutlarına mı geldi

Yollara şeker dökerek, ucuz maliyetli mısırdan üretilen nişasta bazlı Cargill şekerlerine yol açılmak mı isteniyor

Bu ülkenin şeker tüketimi sıfıra yakın rakamlarla ifade edilen fukarası, yollara saçılan şekerleri avuçlarıyla toplamaya kalktıklarında kim, nasıl müdahale edecektir O şekerlerin kullanılmaması için içine Şeker-İş Sendikası’nın artıkları mı katılacaktır

Şeker-İş Sendikası başkanı, kış aylarında yollara tuz dökmeyelim, şeker dökelim derken, tv kanallarında şeker yemeyelim diyen Karatay profesörden mi etkilenmiştir. Profesörlerin etki alanlarında mıdır Sağlık Bakanlığı bu konuyu aydınlatacak ihaleler yapmalıdır. Yanında aşı da verilen.

İlk kar gördüğüm gün çok canlıdır hafızamda. Köy evimizin küçük penceresinden görüyordum o her yeri kaplayan beyazlığı. Yanımda küçük dayım vardı ve çay şekeri demişti. Çay şekeri yağmış! Ne kadar küçük olsak da kıymet biliyor muşuz ki, toplamak istediğimi dillendirdiğimde, her yerin dolu olmasıyla vazgeçirmiş olmalıydılar.

İşte şimdi diyorum ki, sayın Şeker-İş başkanına, madem  şeker dökeceksin, yalnız yollara değil, her yere dök. Hiç değilse bizim çocukken kandırılmış olmamız gerçek olsun.

Hangi haber üzerine, yahut hangi politikacının bir sözü üzerine çizilmiş yandaki bu 1960’lar karikatürü, bilmiyorum.

Konumuz şeker olunca, sizin de haberiniz olsun istedim. Belki de Şeker-İş Sendikasının başkanı, denize dökeceğimizi duyunca, yollara dökelim dedi. Ben bunu da bilmiyorum.

Karar sizin.