1975’te liseden mezun oldum, üniversite imtihanlarına girdim. O sırada TEK’te (Türkiye Elektrik Kurumu) mühendis olarak çalışan bir dost, “Gezmeyi sever misin Biz güvenilir eleman arıyoruz. Seni Sürveyan olarak alalım, hayat tecrüben olur” dedi. Kabul ettim. İlk görev yerim Silopi-Cizre hattı idi. TEK, o dağlardaki, ovalardaki, adına “pilon” denilen dev elektrik direklerinin dikilmesi işini ihale ile firmalara vermişti. Biz ise TEK adına yapılan işi kontrol edecektik. O dev direklerin ayakları için dört derin çukur açılmaktaydı. O çukurların derinliklerini, beton dökme işlemi sırasında yeterli ölçüde çimento, kum, demir konulup konulmadığını, direklerin montajının şartnâmeye uygun yapılıp yapılmadığını kontrol edecektik. Bize 4x4 bir arazi aracı tahsis edilmişti. Dağlara taşlara, kayalıklara keçi gibi tırmanıyordu. Bir de şoför arkadaş vardı.
İlk önce Cizre’ye gittik. O sırada vazife yapan arkadaşla buluştuk, o bana tecrübelerini aktardı, yapacağım işi öğretti. Sonra başka görev bölgesine gitti. Direklerin montajı Silopi’den Cizre’ye doğru yapılmaktaydı. Bu bakımdan Silopi’de konaklamaya karar verdik. Oradaki yegâne otele yerleştik. Temmuz ayı idi. Ramazanlıktı. O bölgelerin sıcağını bilen bilir. Asfaltta çok kısa zamanda yumurta omlet olmaktaydı. Orucumuzu tutuyorduk. Taşeron firmanın sahibi İstanbullu idi. O ve yardımcıları oruç tutmuyor, yanlarında termoslarda buzlu su taşıyorlardı. Elhamdülillah arazide olmamıza ve müthiş sıcağa rağmen orucumuzu tutuyorduk. Bu halimiz ve namazlarımızı kılışımız, o bölge insanı olan işçilerin ve bölge halkının çok hoşuna gidiyordu. Kısa zamanda kaynaşmıştık. Bölgede terörün “t”si yoktu. Çalışma sahamızın yakınlarındaki dağ köylerine gidiyorduk. Son derece fakirâne bir hayatları vardı. Ancak son derece misafirperverlerdi. Neleri varsa ikram etmek istiyorlardı.
Silopi’de kaldığımız otelin sahibi Mehmet Efendi, Kürtçeyi çok güzel konuşan biriydi. Talebimiz üzerine her gün birkaç kelime, birkaç cümle de olsa bize Kürtçe öğretiyordu. Orada kaldığımız 40 gün boyunca meramımızı anlatacak ve kısa sohbet edecek kadar Kürtçe öğrenmiştik. Tanıştıklarımız kimselerle merhabalaşma ve ilk tanışma faslını Kürtçe yapmamız onların da çok hoşuna gidiyordu. Haftada bir buçuk gün tatil hakkımız vardı. Tatillerde genellikle Cizre’ye giderdim. Adlarını işittiğim mollaları, Seydaları ziyaret ederdim. Esnafla muhabbet eder, hediyelikler alırdım. (O sırada Cizre’ye İran ve Suriye üzerinden orijinal hediyelik eşyalar gelirdi.)
Silopi’de otelde damın üzerine de karyolalar konulmuştu. İsteyen orada da yatabiliyordu. Biz de şoför arkadaşla “yazlıkta” kalmayı tercih etmiştik. Yıldızları seyrederek uyuyorduk. Cami cemaatiyle, ekser vaktini otelde geçiren Mehmed Efendi’yi ziyarete gelenlerle sohbet ediyorduk. Son derecede cömert, temiz kalpli, mert insanlardı. Birbirimizi Allah için çok sevmiştik. İftar ve sahur yemeğimizin malzemelerini Mehmet Efendiyle ve otelin diğer sâkinleriyle ortaklaşa alıyor, yemeği beraber yapıyor, beraber yiyorduk. O mütevazı sofralar ne kadar bereketli ve lezzetliydi. Bazen da Mehmed Efendi evden getirttiği yemeği bizimle paylaşır ve bundan zevk alırdı.
Çalışma bölgesi Cizre’ye yaklaştıkça, bundan büyük memnuniyet duyduk. Zira ara sıra Dicle nehri kıyısında mola verirdik, şoför arkadaş aracı nehir kıyısında yıkardı. Şeyh Ahmed El-Cezeri türbesini ve diğer tarihî mekânları daha rahat gezerdik. Yaklaşık 40 gün sonra işin bitmesine yakın, beni Afşin-Elbistan hattına verdiler. (Bu benim ilk tayinimdi. Oradan da Bitlis-Tatvan hattına geçecektim ve üniversiteyi kazandığım haberini alınca bu ilk ve son resmî vazifemi noktalayacaktım.) Bu tayin üzerine, oradaki candan insanlardan ayrılmak bana zor gelmişti. Daha sonra gazeteciliğe başlayınca bölgeyi ve Cizre’yi tekrar tekrar ziyaret edecektim. Rabbim memleketimizin her yanına ve Cizre’ye huzur ve sükûnet versin. Bu ülkede yaşayan herkesin ağzının tadını bozmak isteyen şerir insanlara fırsat vermesin.