Eskiler sayma demişler; sayarsan bereketi kaçar. Öte yandan şöyle bir gerçek de var; insan ne yaptığını toparlamak için belli bir çoğunluk ortaya çıktığında sayması gerekir. Dahası bereket denilen olay samimiyet kaynaklıdır. İnsan bir konuda ne kadar samimiyse o konuda o kadar bereketli verim elde eder. Samimiyetin derinliği arttıkça bereketin de derinliği artar. Hatta bereket genişleyerek çoğalır; etrafına işleyerek, en uç noktalara nüfuz ederek, görünmeyen ama etkisi altına alan ufuklar yaratarak, toprağı sarsarak çoğalır. Bu yüzden de her eyleyişte samimiyet bereketin ayrılmaz parçasıdır.
Sevgili okuyucularım, okumakta olduğunuz bu yazım bu köşede yayımlanan üçyüzüncü yazımdır. “Şair ve Milli Gazete köşe yazarı Cafer Keklikçi”nin üçyüzüncü yazısı. Bu yazıyla birlikte bu köşede yazdığım yazı sayısı 300 (üçyüz) oldu. Yaşıtlarıma ve akranlarıma nasip olmayan bir durum bu. Allah bunu bana nasip etti. Şükrediyorum.
Milli Gazete’de köşe yazarlığı yapmaktan her zaman gurur duydum. Her köşe yazımı milyonlar okuyor diye düşünerek yazdım. Milli Gazete az satan çok okunan bir gazetedir. Ciddiyetiyle efsaneleşmiş bir gazete. Milli Gazete hiç kimsenin şahsi malı değildir. Gazeteden fazla bir gazete. Milli Gazete ümmetin gazetesidir. Başkaları ne düşünür bilmem ben böyle düşünüyorum. Ben bazılarının yaptığı gibi yazdığı gazeteyi küçümseyen bir yazar değilim. Aslında popüler olmak isteyen ama bir türlü olamayanlar yazdığı gazeteyi küçümsüyorlar. Oysa popüler olmak istiyorsan git dizi filmlerde oyna anında popüler olursun. Kendine ait bir düşüncen olmadıktan sonra seni herkes bilse ne yazar. Böylesi gayr-i ciddi konular beni hiç ilgilendirmiyor. Bana göre, benim yazmam önemli; beni kim okur kim okumaz umurumda değil. Benim derdim var ve o derdi o dertle dertlenenlerle dertleşmektir. Ülkenin yıldızı olmaktansa ülkenin fikri olan şair ve yazarı olmayı tercih ediyorum. Ölçümü hiçbir zaman aşağıya çekmedim, çekmeyeceğim. Benim ölçütümü anlamayanlar benim hizama gelmeye çalışmalılar; benim onların hizasına inmem düşünülemez.
Her yazdığım yazıyı bir gazete köşe yazısından ziyade kitaba girecek bir yazı olarak yazmaya çalıştım, çalışıyorum. Bazılarında muvaffak oldum ama bazı yazılarda muvaffak olamadığımı daha sonra okuduğumda gördüm. Muvaffak olamadığım dediğim durum, yazı gazete köşe yazısı olarak iyi ama kitaba girme açısından benim ölçümü, eleğimi geçemeyen yazılardır. Yoksa köşe yazısı olarak çok iyi. Ama kitaba almayacağım yazı. Bu da, bazen güncele fazla kafa yorduğumdan kaynaklanıyor. Benim yazılarımı benim kadar eleştirecek kişi yoktur. Ben zor beğenen bir şair ve yazarım. Şiirde nasıl ki zor beğeniyorsam yazıda da durum aynı. Günümüz edebiyat dergilerinde yayımlanan birçok şiirden günde elli tane yazabilirim ama yazmıyorum çünkü beğenmiyorum. Birçok şair ve yazar kendi yazdıklarını kolay beğeniyor ben kendi yazdıklarımı kolay beğenmiyorum. Eğer kolay beğensem piyasadaki köşe yazıları gibi her gün beşyüz tane yazı yazabilirim ama yazmıyorum çünkü beğenmiyorum. Bir ölçün bir değerin olduğu zaman sıradanlığa tahammül edemiyorsun. Sıradanlık iyi para kazandırabilir. Ama ben tahammül edemiyorum.
Eskiler sayma demişler ya ben saymıyorum ben her yazdığım köşe yazımın bir adört çıktısını alıyorum üzerine, diyelim, 299. yazı, Milli Gazete’de köşemde yayımlandı diye yazıyorum. Her yazımı en az beş kere okurum. Yayımlandıktan sonra da okuyorum yazımı. Milli Gazete’de ilk kendi köşe yazımı okuyorum. Sizler yani bazı okurlarım yazıyı bir kere okuyup hemen anlamadan eleştirebiliyor oysa ben her yazımı en az beş kere okuyorum.
300. yazı, Milli Gazete’de köşemde yayımlandı.