28 Şubattan sonra kimler kendisini alkışlayabildi

Abone Ol

On yedi yıl oldu.

Ama sanki o karanlık günlere tekrar döndük.

1997 Şubatı’nın son günü zihnimize adeta çivilerle kazındı.

O günkü fotoğraf bir daha asla unutulmadı.

MGK’da alınan kararlar, sarı meyve sularının istiflendiği şeffaf maşrapalar eşliğinde millete servis edildi.

O sarı sular kadar renkli değildi artık ülkenin geleceği.

Zulümdü artık gerisi.

Silahlı örgüt bile ülkenin en büyük tehdidi değildi.

İrtica memleketin başının belası idi, tiz başı ezilmesi gerekli idi.

Halktan başkası değildi, irtica.

Artık ne üniversite kapıları açılıyordu halk çocuklarına.

Ne de iş yerlerinde rahat veriliyordu.

Bunak nefesler gördükleri anda boğmaya çalışıyorlardı ülke evlatlarını.

İkna odaları, bir milletin utanç duvarı olup çıkmıştı.

İlk yüze giren imam hatipli çocuklar katsayı engereği ile üniversitelere giremez hale düşürülmüşlerdi.

Başörtülü öcü olmuş, 28 Şubat engizisyonunca cadı görülmüş, ateşlere atılmıştı.

Memurlar işlerinden atılmış, fişlemeler ayyuka çıkmıştı.

Psikiyatri servisleri, geleceğinin belirsizliği altında kalanlarla dolmuştu.

BÇG fişlemedik kimse bırakmamıştı.

Yeşil sermaye bıçakla kesilip atılmış, meyvenin çürükleri görülüp ordudan subaylar elenmişti.

Nizamiyede başörtülü kuş uçurtulmamıştı.

Subay eşleri de kocaları gibi lojmanlarda bir münasebetsiz başını örtüyor mu diye kabul günleri düzenlemiş, aykırıları hizaya sokmuşlardı.

Muş’ta yaz, hava sıcaklığı kırklarda, bahçedeki kameriyede oturan başı örtülü kadına asker gönderilip, “Burada oturmanız yasak, lütfen terk edin” emri verilmişti.

Refah-Yol Hükümeti istifaya zorlanmıştı.

Linç kampanyası başlatılmıştı.

Gazeteler bir mihenk taşı idi.

Darbeye destek verenler, vermeyenler.

Yazdığımız normal yazılara bile o günlerde dava açılmakta idi.

Hiç unutmam, dönemin ünlü bir medya devine ehramlar yıkılırken dediğim için dava açıldı, devlet feminizminden mülhem devlet dini yazımla ilgili başka bir dava.

Mahkemeler de ilginçti.

Davaya bakan üç hâkimden ikisi beraat vermişti, oy çokluğu ile beraat etmiştim ama bu sonucu bile bozmuşlar, beraat veren hâkimler sürgün yemiş davayı yeniden açmışlardı.

İnsanın en yakınları bile o günlerde “keşke yazmasaydın” demişlerdi.

Gel de Erasmus’u hatırlama:

“Başınıza taş düşerse bu sahiden kötüdür; ama utanç, şerefsizlik, ayıp ya da hakaret, ancak sen aldırırsan kötü olur. His yoksa kötülük de yoktur. Halk var gücüyle seni ıslıklarken, sen kendini alkışlarsan, bunun ne zararı olabilir İşte kendini alkışlamanı mümkün kılan tek şey deliliktir.”

O günlerde göz gözü görmemekte idi.

Andıçlar, jurnaller.

Aynı mesleğin insanları birbirini jurnallemekte idi.

Yaşını başını almış gazeteciler, arkadaşlarını andıçlamakta idiler.

Medya kükremiş aslan gibiydi.

Kabardıkça tüyleri dökülen bir aslan.

Bin yıl sürecek denmişti.

Tam darbe gölgeleri başımızın üzerinden toplayıp pılı pırtısını gitti derken.

Yine ülke ufuklarında karanlıklar sahne almakta.

Yine belirsizlikler.

Bin yıl yaşayacak diyenler yoksa haklı mı çıktılar.

17 yılı çok uzun bulup acep erken mi sevinmişiz.

200 yıldır yaşadıklarımız bitmemiş, burnumuzdan fitil fitil getirilmekte.

Cihan savaşları meğer hitama ermemiş.

İhtilaller, darbeler de perde indirmemiş.

Ama toz duman elbet dağılacak.

İşte o zaman kimler kendilerini alkışlayacaklar.

Utanç, şerefsizlik, ayıp, hakaret; Erasmus’un da dediği gibi ancak sen aldırırsan kötü olur.

His yoksa kötülük de yoktur.

Herkes ıslıklarken, taşa tutarken, sen kendini alkışlayabiliyor musun