28 Şubatın baş aktörü

Abone Ol

Türk siyasi hayatının 50 yılına damgasını vuran eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geçtiğimiz hafta vefat etti. Demirel’i ben, “sağcılık-solculuk oyununun” tarihin kara dehlizlerindeki figüran bir aktörü olarak görürüm. Türkiye Cumhuriyeti’nin nice yılına mal olan küresel emperyalistlerin de bir oyuncak gibi oynadığı siyasi tablomuzda, Demirel ve Ecevit, sürekli birbirleriyle didişen, birbirlerinin vaatlerine üç-beş katıp milletin kafasını bulandıran, sadece laf ebeliği yaparak memleketi mahveden iki oyuncudan başka bir şey değildir. “Benzin vardı da biz mi içtik GAP’ı gaptırmam. O ne veriyorsa benden bir fazlası. Yollar yürümekle aşınmaz” gibi siyasi tarihin kara tahtasına yazılan sözleri Demirel’in laf ebeliğinin eseri olan, her şeye bir söz üretebilme ve topu taca atıp oyunu çevirmeye kalkışma hamleleri olarak kabul edilmelidir. Demirel, siyasi tarihimize yazılan koca bir laf kalabalığıdır. Geçmişe dönüp bakın, 6 kere gidip 7 kere geldiği ve hükümetler kurduğu dönemlerde, bu ülkenin sanayi haritasında ne değişmiştir Bu ülkenin katma değer üreten sanayicisi, esnafı, KOBİ’si için ne yapmıştır Bu milletin satın alma gücünün böylesine zayıf olması, milli gelirin böylesine az olmasının temel nedeni, üretim, daha çok üretim için çabalamayan ve bu ülkeyi küresel emperyalistlerin oyuncağı haline getiren, militarizmin kara postalları altına diz çöktüren Demirel ve Ecevit gibilerdir.

Başbakanlıkları fecaattir… Cumhurbaşkanlığı ise daha da beter bir fecaattir. Zira militarizmin 5’li çeteyle el ele verdiği, medyayı ve yargıyı hizaya getirdiği o meş’um 28 Şubat döneminin, baş aktörü de Süleyman Demirel’den başkası değildir.

Makamını doldurmaktan aciz Demirel, militarizmin buhran havası ve atmosferi ülkeyi kasıp kavururken, “Her kurum anayasal çerçevede oturduğu yerde oturacak, herkes haddini bilecek” diye mesaj verip demokrasinin işlemesine yardımcı olacağına, sus-pus olmayı tercih etmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı hükümeti Refah-Yol’un alaşağı edilme sürecine, bilerek, isteyerek hız vermişti. Daha da kötüsü, demokrasinin işlemesi yönünde kendisine gelen talepleri görmezden gelmiş, irapta mahalli bile olmayan, siyaseten esamisi okunmayan birisine hükümet kurma görevi vermeye kalkışmıştı.

Demirel buydu işte… Makamını birilerinin emrine tahsis etmekten çekinmeyen, ülkedeki demokrasi için çabalayacağına demokrasinin katledilmesi için yetkilerini kullanmayan bir aktör. Şimdi, birileri arkasından demokrasi güzellemeleri yapıyor olabilir… Ama ben hayatımın hiçbir döneminde Demirel’in demokrat maskesinin arkasında gizli olan sahteliği asla unutmayacağım. Ve unutamayacağım diğer bir sahne; hafızama bir paslı çivi gibi kazınan Ecevit’in meclis kürsüsünde yemin bile etmeden, Merve Kavakçı’yı meclisten kovmak için yaptığı konuşmada takındığı yüz ifadeleri ve şekilden şekle giren çehresi.

Türkiye, çok badireler atlattı… Türkiye, bugünlere kolay gelmedi… Ve Türkiye bugünlere, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi emperyalizmin kukla gibi oynattığı, siyaseten deha gibi pazarlanan, bu şekilde başımıza bela ettiği siyaset figürlerine katlanarak geldi.

Ne kaldı hafızanızda geçmişe yönelik… Bu siyasi figürler, memleketi abat etti, milli gelirimiz 40 bin dolar oldu, memlekette bir tane bile fukara kalmadı, her şey güllük gülistanlık bir şekilde yoluna girip geldi diyebileceğiniz ne var Şahsen ben, kayıkçı kavgalarından başka bir şey hatırlamıyorum! Bir de, Demirel’in, “Başörtülüler Arabistan’da eğitim görsün” sözünü unutmam mümkün değil!