“Partiler de insanlar gibidir. Doğar, büyür ve ölürler” Bu söz şu anda AK Parti’de üst düzey görev yapan bir arkadaşıma ait. Fazilet Partisi’nin kapatılmasının ardından AK Parti’de siyasete devam kararı aldığında, seçiminin meşru olduğunu belirtmek için böyle bir ifade ile gerekçesini açıklamıştı. Milli Görüş hareketinde mevcut argümanlarla yol yürümenin mümkün olmadığını düşünüyor, AK Parti’nin ona göre tıkanan iktidar yollarını açacağını iddia ediyordu. En azından iktidar olma öngörüsünde haklı çıktı ki, AK Parti 15 yıldır işbaşında. Ancak geçen sürede Türkiye’nin içine düştüğü veya düşürüldüğü şartlar çok fazla bedel ödemeye mecbur bırakıldığımızı gösteriyor. Bu kadar yıldır işbaşında olan bir partiden beklenen şey, sürekli şikâyet etmek, hatta kendi kendine muhalefet etmek mi olmalıydı? Mutlaka yapılan iyi işler, atılan güzel adımlar vardır. Ancak AK Parti’nin durumu yüzme bilmeyen birisini önce denize itmek, sonra da onu denizden kurtarmaya çalışmak gibi bir durumu bizlere anımsatıyor. Sadece eğitimde yaşanan kafa karışıklıkları bile 15 yılda nasıl bir girdaba sürüklendiğimizi anlamaya yeter de artar bile. Çocuklarımızın hangi şartlara göre eğitim hayatlarını şekillendirecekleri tam bir muamma. Bugün kurtarıcı olarak görülen sistemin yarın bir kalemde hem de başkalarınca getirilmiş gibi aşağılanarak silinmeyeceğinin bir garantisi yok. Neredeyse son zamanlarda göreve yeni atanan bakanlar tarafından ‘enkaz devraldık’ açıklaması yapılacakmış gibi bir hissiyata kapılır olduk.
Diğer taraftan ‘metal yorgunluğu’, ‘yolsuzluk’ açıklamaları iktidar partisi içinde ciddi rahatsızlıklar oluşturmaya başladı. Bunu hem çevremizden, hem de basına düşen bazı açıklamalardan anlıyoruz. Bu tartışmaların gündeme düşmesinden sonra AK Partili arkadaşımla henüz görüşemedik. Partisinin geldiği durumu nasıl yorumluyor bilmiyorum. Yani Ağustos 2001’de doğan, 3 Kasım 2002 seçimleriyle birlikte büyümeye başlayan AK Parti şimdi artık zevale mi yaklaşıyor sorusuna vereceği cevabı gerçekten merak ediyorum. Bundan önce kırılan kolları yen içinde muhafaza etmeyi başaran AK Parti, bundan sonra bu konuda eski becerisini gösterebilecek mi bunu zaman içinde göreceğiz.
Ayrıca ‘metal yorgunluğu’ gibi açıklamalardaki riski gören Başbakan Yıldırım’ın tartışmaya “bahar yorgunluğu” yorumuyla farklı bir boyut getirmesi de ilginç. Yorulan metale ne yaparsanız yapınız eski haline getirme ihtimaliniz yoktur. Ancak konuya bahar yorgunluğu teziyle yaklaşırsanız, sıkıntı mevsimseldir ve geçicidir diye olaya bakar, sorunu çözmek için farklı yöntemler kullanırsınız. Başbakan’ın bu yorumu teşkilatlardaki rahatsızlığı bertaraf etmek düşüncesiyle söylenmiş olabilir mi, ne dersiniz?
Aslında işin özü şudur; yönetim sistemlerinin kalitesi ‘denge’ ve ‘denetleme’ ile kendisini gösterir. Bu denge herkese ‘sen de haklısın’ demek veya herkese şirin görünme kaygısı değildir. Denetleme ise bir sistemin kalitesini ve kurumsal olup olmadığını gösterir. Milletin verdiği yetki sürelidir. Yetkiyi veren tekrar verir veya alır ya da başkasını görevlendirir, bu onun bileceği iştir. Her hal ve şart altında iktidarda kalmanın bir tek gayesi olmalıdır. O da ‘millete hizmet’tir. Siyaset ulvi olduğu kadar, sorumluluğu da ağır olan bir meslektir. Kanuni’nin Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarını bir sandukada vefatından sonra kabirde yanına konulmasını istemesi sorumluluğun hangi boyutlara uzanabileceğini gösteren önemli bir anektoddur.
Biliyorsunuz, 2019’a doğru giderken AK Parti’de bir de fabrika ayarlarına dönüş tartışması yaşanıyor. Bu ayarlar için de 2002’ye atıfta bulunuluyor. Bence asıl sorun işte burada. Bugün içte ve dışta yaşadığımız sıkıntıların temelinde 2002’de yola çıkarken atılan yanlış adımlar var. İlla da dönülecek bir ayar aranıyorsa, bence bu 2002 yılında aranmamalıdır. Bunca yaşadığımız tecrübe bunu ortaya koymuyor mu?