2016 yılının, bunalım ve sorunlar potansiyeli bakımından özellikle Müslümanlar için oldukça netameli bir durum oluşturduğu görülmektedir. Pek çok müphem ve çözüme kavuşturulamayan konularda olduğu gibi, birçok olayda hedef saptırılarak ortaya çıkan sorumluluklar Müslümanlara yükletilmeye çalışıldı. Özellikle Suriye, Irak, Libya ve Rakhina’da meydana gelen gelişmelerde emperyalist şablonun dışında politik farklılıklar gösterdiklerinden, bu ülkelere yapılan müdahalelerde bayatlamış senaryoların birer kurgu olduğu tebeyyün etmiştir.
Ortaya çıkan enkaz üzerinden bu ülkelerde ortaya konan Proxy savaşları ile zuhur bulan terör olaylarının arkasında yatan neden, İslam’ı uluslararası platformda pasifize etmeye yöneliktir. Bunun gerçekleştirilebilmesi amacıyla global entrikacılık modelleri de devreye sokularak Müslümanlar arasındaki ihtilaflı sorunların yeniden neşet bulmasına büyük gayret harcanmaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken asıl sorun, global terör örgütlerinin düzenli ordu insicamı içerisinde ve organizeli yapılanmalarla devletlere karşı savaş vermesidir. Terör, yeni mevzi savaşları ile artık global terörizmin yeni nüvesini ortaya koymaktadır. Artık, terörün arka planında yer alan münferit kişi; “bête noire” veya “black beast” (nefret edilen kişi) yerine, yeni Proxy terör konseptine göre “bêtes noires” (nefret edilen kişiler veya devletler) konumlanmaktadır.
Yıllar önce, Batı Berlin’deki “La Belle” diskoteğinin bombalanması olayında Kaddafi, ABD tarafından “bête noire” ilan edilirken, şu anda ise ABD, Suriye ve Irak’taki rolleriyle bu unvana layık görülmektedir.
ABD’nin, global terörizm ile organik bağlılığı yıllarca devam etmektedir. Hatırlanacağı üzere, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Güvenlik Danışmanı John Poindexter’in, 17 Temmuz 1987’de yaptığı açıklamada Nikaragua’da solcu Sandinista Hükümeti’ne karşı savaşan Nikaragua Kontra Hareketi’ne destek verdiklerini açıklaması, ABD’nin terörü kurumsallaştırdığının resmi tescili niteliğinde idi.
ABD, hal Müslüman ülkelerde çıkarlarına ters düşen yönetimleri zayıflatmak için yönetim dışı hareketleri ve terör örgütlerini desteklemesi bir bakıma ABD’nin terörle nasıl iç içe olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
ABD’nin, Irak, Suriye ve Türkiye’de faaliyet yapmakta olan terör örgütlerine dolaylı destek vermesi, ABD’nin uluslararası terörizm ile organik bağlılığını gün ışığına çıkarmaktadır. Nitekim, ABD Büyükelçiliği tarafından yapılan; “ABD hükümeti YPG-PYD veya PKK’ya silah ya da patlayıcı sağlamamıştır, nokta” açıklamasına karşılık Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun: “ABD, YPG’ye silah desteği veriyor, nokta!” ifadesi dikkat çekici olmuştur.
ABD, işbirliği yaptığı terör örgütlerini terörden vareste tutan bir anlayış içerisinde olması politikaları gereğidir. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Marie Harf, 2014 yılında yaptığı açıklamada, PYD’yi terör örgütü olarak görmediklerini ifade etmesi ABD’nin prensiplerden çok, sadece çıkarlarla hareket ettiğini ortaya koymaktadır.
ABD, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramların arkasına sığınarak Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiştir. Keza, sabık Başkan Bush’un, geçmişte Somalililere yönelik mesajına, “Somali’ye politik dayatmalar ve Somali’nin iç işlerine karışmak için gitmiyoruz, sadece açlık çeken insanlar için gidiyoruz” şeklindeki beyanatı da gerçekçilikle ilgisi olmadığı daha sonra ortaya çıkmıştır.
ABD’nin politikalarını körü körüne takip eden anlayışın ortaya çıkan yanlış faturadan vareste kalması düşünülemez. Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın; “Amerika ile el ele verirsek sırada Rakka operasyonu var” beyanından sonra, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “nokta”lı son beyanatının samimiyetine kuşkuyla yaklaşmak gerek.