2015 seçimlerinin psikolojisi -II-

Abone Ol

Ak Saray tutkusu, seçmen açısından önemli bir sorundu.

Devlete ve millete ait olabilecek olan bir kurumun parti adıyla özdeş kılınması

hoş karşılanmadı. Bu, iki anlam içeriyordu. Biri AK Parti nin özdeşi olması,

bir diğeri ise ABD deki Beyaz Saray göndermesi, yani öykünmesi. Bu bir

aşırılıktı, lüksü, görkemi, israfı bakımından. AK Parti yi benimseyen ve

savunanların bu bir ülke onuru gibi göstermeye çalışması hiç de inandırıcı

olmadı. Saray tutkusu ve benzeri durumlar başka kurumlara da yansıtılması

rahatsızlığı büyüttü. Diyanet İşleri Başkanlığı aracı tartışmasını da getirdi.

Tevazu ve israftan uzak görünmesi gereken bir kurumun, İslâm ı ve Müslümanları

temsil eden bir başkanın da lüks görünümü hiç hoş karşılanmadı. Bize göre bu

Tanzimat paşalarının ve dönemin yöneticilerinin kendilerini Batı düşüncesi

karşısında küçük görmeleri sonucu daha lüks saraylar yaptırtma ve orada yaşama

benzetmesine götürdü. Medyanın baskı altında tutulması, gazeteciler üzerinde baskı

kurulması, işlerinden ettirilmesi bunun aşırıya götürülmesi de olumsuz bir

yaklaşımdı.

28 Şubat ta bize çok çektirdiler psikolojisi ile olan

yaklaşım hiç de sağlıklı değildi. Ama onlar bize çok zulmettiler denilmesi,

bu tarafın onlara zulmetmesini gerektirmezdi. Merhamet ve rahmet sahibi bir

dinin mensuplarının daha hoşgörülü, bağışlayıcı olması gerekirdi. Çünkü nefrete

nefretle, öfkeye öfkeyle, kine kinle, düşmanlığa düşmanlık ile karşılık vermek

kaybettirir, kazandırmaz.

Kendinizi çok üstün görür, muhataplarınızı küçümser,

onları aşağılarsanız günü gelince benzeriyle karşılaşırsınız. Düşmez kalkmaz

bir Allah tır. İnsanoğlunun ne olacağı bilinmez.

Taraftar olan medyanın sadece kendi partisini gündemde

tutması, muhataplarına asla yer vermemesi ve hatta devlet kurumu olan TRT nin

ve diğerlerinin de böyle olması kendileri açısından olumlu olabilirdi ama

Türkiye geneli bağlamında asla kucaklayıcı değildi. Kalemşor ve sözşorların

kraldan çok kralcı kesilmeleri, üslup bakımından alabildiğine pespayeleşmeleri

Müslümanlar açısından hiç de hoş bir durum değildi. Hele hele bel altı

vuruşları, kişilerin özel hayatlarının bile tartışma konusu yapılması tiksinç

bir durumdu.

Bu savunucuların kendilerinden geçmişçesine sağa sola

salvoları, hamasi duygulu yaklaşımları, abartılı değerlendirmeleri de

insanların gözlerinden kaçmıyordu.

Yüksek sesli bağırışlar, öfkeli çıkışlar söz konusu

çevrenin üslubuydu. Merhum Erbakan Hoca, parti içi ve çevresinde bu gibi

yaklaşımlarda bulunanlara: İçinizden bağırmak ve içinizi boşaltmak geliyor ve

istiyorsanız ormana gidin istediğiniz kadar bağırın derdi.

Zaman zaman üstad Sezai Karakoç un bildirileri ve

Cumartesi konuşmalarındaki uyarıları hiç mi hiç dikkate alınmadı. Şöyle ki,

yakinen bildiğim durum şuydu: Sezai Bey iyi bir şairdir ama günümüz siyasetini

ve politikasını bilmiyor. Suriye konusundaki uyarıları hiç dikkate alınmadı.

Yandaş medyanın, bu ifadeyi kullanmaktan hoşlanmam, bugüne kadar hiç de

yazılarımda ve konuşmalarımda yer almadı. Çünkü kendileri bunu logolarının altına

bile yerleştirdiler. Geçmişte Milli Gazete yi parti bülteni gibi görenler ve

küçümseyenler bunu daha aşırıya götürdüler. Yandaşlık ötesi donkişotluğa

yeltendiler. Hakaretin, suçlamanın, iftiranın bini bin para oldu. Oysa Milli

Gazete 43 yıllık ömrü boyunca karşı tarafı ne aşağıladı ne hakaret etti. Sadece

Milli Görüş ün ve Müslümanların haklarını savundu, haberlerini verdi. Bunu

aşırıya götürdü çünkü kendileri dışında hiç haber konusu edilmedi. Yandaş

medyanın kimi kalemşorları küfürbazlıklarıyla öne çıktı. Bu taraftarların ve

seçmenlerinin hoşuna bile gitti. Eline yüreğine sağlık, bizim adımıza iyi

küfrediliyor bile diyebildiler.

Not: Yazımın bugünkü bölümüne, geçenki yazımdan bir

düzelti yapıyorum: Partisinde çalışma arkadaşlarını üç yıl ile sınırlarken ,

üç yıl yerine üç dönem olmalıydı.