Çok yakın sayılabilecek 2010 da yapılan anayasa
değişikliklerine rağmen aynı konularda yeni bir düzenlemenin iktidar tarafından
gündeme getirilmesi acaba yapılan bu değişiklikler gereksiz miydi sorusunu akla
getiriyor. Çünkü 2010 da halkoyuna sunulan ve kabul edilen anayasa
değişikliğinde yargıyı ve cumhurbaşkanı seçimini ilgilendiren köklü değişiklik
gündeme gelmişti. Anayasada yapılan değişiklik ile yüksek yargının
siyasallaşması engellenmek istenirken, toplumunun belli bir bölümünü temsil
eder görünümden kurtarılması istenmişti. Sanıyorum istenen bu sonuç elde
edildi. Bunun yanında cumhurbaşkanlarının halk tarafından seçilmesi ile de her
cumhurbaşkanı seçimi gündeme geldiğinde TBMM ve milletvekilleri üzerinde baskı
oluşturulmasının önlenmesi hedeflendi. Sanıyorum yapılan değişiklik ile bu da
sağlandı. Ancak, mevcut Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ün süresi dolmadığı için
halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı görmemiz mümkün olmadı. Ne var ki daha bir kez
bile uygulanıp eksi ve artıları görülmeden yeni anayasa yazımı gündeme gelince
iktidar kanadı bu defa da başkanlık sistemini tartışmaya açtı Böylece
devletin, icranın ve iktidar partisinin başı bir kişide toplansın isteniyor.
Böylesine bir güç ve yetki toplanmasına neden ihtiyaç duyulduğunu doğrusu
anlamakta güçlük çekiyorum. İster istemez 2010 da yapılan anaysa değişikliği
laf olsun diye mi yapılmıştı sorusu aklıma geliyor. Ya da anayasa değişikliği
gibi çok önemli ve her zaman yapılması mümkün olmayan, olsa bile çok zor bir
alanda enine boyuna düşünülmeden yapılan değişikliklerin artı ve eksileri
hesaplanmadan yapıldığı akla geliyor. Her ikisi de iktidar sorumluluğunu
omuzlarına almış olanların yapmaması gereken bir davranış şeklidir. Yasalarda
yapılan değişikliklerde ortaya çıkan mahzurları iktidar çoğunluğu ile yeni bir
yasal düzenleme yaparak gidermek mümkündür ama anayasa değişikliklerinde ister
istemez bir uzlaşma zeminine ihtiyaç oluyor. Böyle olması da doğaldır. Eğer,
anayasa değişikliği de yasalar gibi iktidar çoğunluğu ile yapılabilmiş olsaydı
bu defa da ortaya çoğunluğun dayatması çıkabilirdi. Azınlığın dayatmasından
yıllarca şikâyet ettikten sonra çoğunluğun dayatmalarına teslim olmuş bir
ülkede de ciddi sıkıntılar yaşanabilir.
Bu bakımdan anayasalarda esas ölçü, çoğunluğun azınlığa,
azınlığın çoğunluğa ya da asker ve sivil bürokrasinin tahakkümüne sebep
olabilecek düzenlemelerden uzak olmasıdır.
Bu gün yeni bir anayasanın hazırlanması gündeme gelmiş
iken 2010 yılında halk oylaması ile yürürlüğe girmiş anayasa değişiklikleri
üzerinde oynamanın bir anlamı yoktur. Kaldı ki, geçmiş dönemde sorun olan
Genelkurmay Başkanlığı nın bağımsız ve Başbakan ile eş bir statüye sahip konumu
ile MGK nın yapısı idi. Bu arada bir de askerin kendisini iç güvenlikten
sorumlu görmesi, bir takım iç tehditler icat ederek seçilmiş iktidarlar
üzerinde baskı oluşturmasıydı. Gelinen noktada Meclis te grubu bulanan 4
partinin Genelkurmay ın Milli Savunma Bakanlığı na bağlanması ile MGK nın
anayasadan çıkartılması ve askerin iç güvenlikten çekilmesi hususlarında
anlaşmış oldukları kulislerde yaygın bir şekilde konuşuluyor. Buna bir de
askeri yargı ile sivil yargının tek çatı altında birleştirilmesi ya da askeri
yargının görev alanın sınırlandırılması eklendiği takdirde geçmişte yaşanan
sıkıntılar önemli ölçüde giderilebilecektir. Bu arada YAŞ kararlarına yargı
yolunun açılması sanıyorum sivil bir anayasanın oluşmasında önemli katkıdır.
Kısacası tüm olumsuz açıklamalara rağmen uzlaşmada önemli adımlar atılmıştır.
Ancak, bir taraf ille de benim dediğim olacak diye dayatacak olursa sivil bir anayasa
hazırlanamamasının sorumluğu omuzlarında kalacaktır. Alınmış mesafeyi
sıfırlamak anlamına gelebilecek özellikle başkanlık sistemi dayatmasından
vazgeçilmesi gerekiyor.