1993 Darbesi ve Sündüz Katliamı

Abone Ol

1993 Türkiye için karanlık bir yıl. Bakın neler olmuş 1993te, farklı nitelikteki büyük olaylardan bir kaçını kaydedelim:

24 Ocak - Uğur Mumcu Suikastı

17 Şubat - Eşref Bitlis Suikastı

17 Nisan - 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özalın şüpheli ölümü (Şimdilerde ‘suikast’ olarak adlandırılmaya başlandı.)

16 Mayıs - Süleyman Demirel’in 9. Cumhurbaşkanı seçilmesi

25 Haziran - “Maskeli Leydi” Tansu Çiller’in Başbakan olması

2 Temmuz - Madımak Provokasyonu ve Yangını

5 Temmuz – Başbağlar Katliamı

18 Temmuz - Sündüs Yaylası Katliamı

Bu verilerden sonra, bugün artık 1993 Darbesi diye bir süreçten söz edilebiliyor.

Bugün bu olaylardan sonuncusunun 20. yıldönümü. Katliam 18 Temmuz 1993’te Van’ın Bahçesaray ilçesi Sündüs Yaylası’nda yapıldı…

Sündüs Katliamı resmi kayıtlara göre terör örgütü üzerine atılmıştır. Fakat gelinen noktada vicdanları rahatlatacak ‘gerçek’ sebep net bir şekilde tespit edilememiş, failler ise belirlenememiştir. Yahut tespit edilmemiş, belirlenmemiştir.

Kim bilir hangi sebeplerle –ihtimaldir ki siyasî olarak kullanılamayacağı için- bu insanlık suçu Türkiye’de siyasiler, fikir adamları, kanaat önderleri, köşe yazarları vb. tarafından da yeterince dikkate alınmamış, gündeme taşınmamıştır. Katliamla ilgili bilinmeyenlerin 20 yıl sonra –zaman aşımının geldiği bu gün de dahi- henüz aydınlanmaması bu anlamda biz de dâhil, sıraladığım bu kesimlerin vebalidir. Devleti saymaya gerek bile yok…

Konunun şahsen benim gündemime giriş süreci de hayli ilginç, sarsıcı. İki aşamadan oluşan bir süreç. İlk aşamada bölgeyi çok iyi bilen bir şair arkadaşın, Abdurrahman Adıyan’ın Sündüs Döşeği adlı bir kitap yazıp yayınlaması. Okur Kitaplığı’ndan çıkan bu eseri bu köşede gündemime almıştım. Kitaba da ad olan Sündüs Döşeği adlı şiirde katledilenlerin ağzından şöyle deniliyordu: “ki biz, halim-selim sündüs’ün çocuklarıyız/ krapet kadar yücedir başımız/ az aşımız tevekkül yazgımızla/ asırlardır muti’yiz kaderimize/ Feqiyê Teyran’ın kuşları aşkına/ ol Muhammed Mustafa aşkına/ kurşunlarınız ve size sunulan zehir hangi tastan”

İkinci aşama ise benim adıma hayli yürek yaralayıcı. Bursa’da Birlik Vakfı’nda gerçekleştirilen “Akil İnsanlar” toplantısında kaderi Sündüs’te kesişen iki katılımcının arasına oturmuş olmam. Sağımda Sündüs Döşeği’nin şairi. Solumda ise Sündüs Yaylası’nda annesini, ablasını ve kız kardeşini kaybetmiş bir üniversite öğrencisi, Nami. Nami’yi, “Akil İnsan” olarak toplantıya katılan Levent Korkut’un kendisine söz vermesiyle tanıdım. Daha evvel yeterince vâkıf olmadığımız konuyu Nami, katliamın yapıldığı gün 5 yaşında olan ve yaylaya götürülmediği için canını kurtaran o çocuk, sakin bir ruh haliyle anlattı.

Kaderimin beni Sündüs katliamıyla şu veya bu şekilde ilgili iki insanın arasına yerleştirmiş olduğu o an, sanki Sündüs yaylasını çevreleyen iki akarsuyun Miran ile Soydan derelerinin arasında kalmış gibiydim!

Bu, evet, işin edebiyatı, bir tarafa bırakayım. Eldeki somut bilgilere başvurup, Sündüs Yaylası’nda neler yaşanmıştı, buna bakayım: 18 Temmuz günü, Bahçesaray’ın İslam mahallesine kayıtlı 11 aileye mensup 30 civarında kişi, ilçenin 8 km. uzağındaki Sündüs Yaylası’nda hayvan otlatmaktadır. Yaylaya kurulan çadırlarına çekilmiş bir vaziyette geceye ve pek tabii olarak Allah’a sığınmış olan bu insanlar, saat 22.00 sularında 6-7 kişilik silahlı bir grubun baskınına uğrarlar. Her biri, hatta uykuya dalmış çocukları bile uyandırılarak, silah zoruyla tek bir çadıra toplanırlar.

Bu zavallı halk, kendilerini öldürmeye gelen kaleşnikoflu ve G3’lü zorbaları yatıştırmak için ikramda dahi bulunmak isterler. Ama aldıkları cevap eşleri koruculuk yaptığı için kendileri cezalandırılacağı yolundadır. Oysa bu çobanlar topluluğundan hiçbirinin eşi, akrabası koruculuk yapmamaktadır. Sonuçta bir çadırda toplanan 30 civarındaki çoluklu çocuklu mazlumlar otomatik silahlarla taranır. O gece orada 25-26 can katledilmiştir. Kafalarından, boyunlarından, karınlarından, göğüslerinden, çenelerinden, sırtlarından, alınlarından velhasıl bedenlerinin çeşitli yerlerinden delik deşik edilen bu maktullerin ölü halleri şu kelimelerle tasvir edilir tutanaklarda: Beyinleri dağılmış, ayakları parçalanmış, elleri darmadağın edilmiş, mideleri ve bağırsakları dışarı fırlamış…

Katledilenler arasında kundaktaki bir bebeğin yanı sıra 1 yaşındaki Zehra Ağaç, 2 yaşındaki Yunus Sabırlı, 3 yaşındaki Bahar Turan, 4 yaşındaki Eylem Almalı, yine 4 yaşındaki Hamim Yaşar da vardır. Diğerlerini söylemeye gerek yok, 1 yaşındaki Zehra Ağaç’ın kafasında “3-4 kurşun yarası” tespit edilmiştir.

Sonuç olarak, 20 yıl önce bugün, 1993’ün karanlığında Sündüs Yaylası’nda gariban bir halk topluluğuna karşı girişilen bu katliam –henüz aydınlanmadığına göre- karanlık güçler tarafından “insanlığa karşı işlenmiş bir suç”tur.

Basına yansıdığı kadarıyla başta Mazlum-Der olmak üzere çeşitli sivil toplum örgütleri bugün, evet bugün zaman aşımına uğrama tehlikesi bulunan bu olayla ilgilenmektedirler.

Umarım bu tehlike gerçekleşmez…

Zira bu davanın rafa kaldırılıp karartılması, geleceğimizin de karartılması anlamına geliyor.

Türkiye’de sivil insafın ve demokrasinin gelişmesi, faili meçhullerin, benzeri katliamların ve darbe süreçlerinin yaşanmaması için Sündüs Katliamı davasına –gecikmiş olsak da- göz ve kulak kesilelim…