15 Temmuz Kördüğüm’dür; çözdükçe dolaşan

Abone Ol

“Türkiye olarak çok ilerleme kaydettik. Çok geliştik. Gelişmemizi dünya istemiyor. Kendine rakip ister mi? İstemiyor. Bizim önümüzü kesmek için tuzaklar hazırlıyorlar. Onlardan biri de 15 Temmuz’du. 15 Temmuz sadece bir darbe değildi. Darbe de değildi, ihtilal de değildi. 15 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına kasteden bir hareketti. Bayrağı indirecek olan bir hareketti. Rabbim bizi korudu. Harekatı 6 saat önceye almasalardı, korkup paniklemeselerdi, sabah kalktığımızda Türkiye’de 3 ayrı devlet kurulmuş, Suriye misali olmuştuk. Allah bizi korudu.”

Okuduğunuz bu paragrafı haber siteleri, “İsmail Kahraman Samsun-Atakum’da böyle konuştu” başlığıyla duyurmuşlardı. Tarih: 21.08.2018. Üslup, Mehmet Şevket Eygi ağabeyin yazılarında uyguladığından. Yüklemlerin (fiillerin) son kelime olduğu kısa, düz, yazılması ve okunması kolay, avantajlı cümleler.

Daha önceki bir yazımızda adı geçmesi dolayısıyla basın danışmanlarınca, geçmişteki, yani MTTB yıllarımızdaki tanışıklığımız vurgulanan, Meclis Başkanlarımızdan İsmail Kahraman ağabey, bu ülkenin tecrübesi çok ve çeşitli, hatıraları derya, sayılı insanlarımızdandır. Biz dahi gerek duyduğumuzda tanık olduklarımızı paylaştık ve paylaşırız.

15 Temmuz kadar 15 Temmuz’u yaşayanları da önemsediğimizden ve anlatılanların, tarihe teferruatlı kaydedilmesini istediğimizden, bu İsmail Kahraman ağabeyin konuşmasını da haber sitelerinden, düşünmek arzusu ve aşkı olan beyinlere taşıralım dedik. Yazımızın girişine koyma sebebimizi izahımızdan sonra geliyoruz tahlilimize..

Her iktidarın politikacılarının standart öğünme kategorisinde değerlendirilecek ilerledik, geliştik, çağ atladık manasındaki girişten sonra yapılan tesbit, “Milli” bir duruşa çağrıdır.

“Gelişmemizi dünya istemiyor.”

Geri kalmışlığımız doğru. Bu geri kalmışlıktan gelişerek çıkmak istiyoruz. Lakin dünya istemiyor!

Bu “mazuruz”, “mazeretimiz var” kabulü nasıl güçlü ve dayanaklı kılınabilir? İstenmediğimizin izahıyla..

“Kendine rakip ister mi? İstemiyor!”

Yoksa diyorum bu noktada kendi kendime: Diğer dünyalılar, bizim türkülerimizde “Sen bir yana, dünya bir yana”, “dünyayı kalbura koysam elesem, yine senin gibi yar bulamam” gibi cümlelerle sevgimizi, hasretimizi ifade etmelerimizin mi farkında oldular. Bizden, yani ötenizdeki tüm insanlardan yariniz gibisi çıkmıyorsa madem, neden sizi rakip yapalım, gerekçesini mi keşfettiler şimdi?

“Bizim önümüzü kesmek için tuzaklar hazırlıyorlar. Onlardan biri de 15 Temmuz’du.”

Tuzaklar, tuzaklar, tuzaklar..

Neden ve niçin hazırladıkları belli. Bizim önümüzü kesmek için. Geriye kaldı, nerde hazırlıyorlar, nasıl hazırlıyorlar, sorularına cevap bulmamız.. Ne istedilerse alarak mı hazırlıyorlar tuzaklarını, hem de “Diz dize” otururken bizim yanımızda ve bizim ülkemizde?

O tuzaklardan biri 15 Temmuz, diğerlerini de yazalım: Bir başka Temmuz günü, bir Şubat günü, iki Aralık günü vesaire.. Dahası “Cebrail”e hayır dediklerini ilan ederlerken, “Evet” dediklerinin, onlara hep “Evet” dedikleri günler.. “Evet’ler karşılıklı çoğalıyorsa, o hallerden ‘Hayır’ çıkmaz,” atalar sözümüze inat yaşanan günler.. Tuzak günlerimiz.. Büyüklerimizin tesbitlerinin üstüne tesbit yapmak bize düşmez.

“15 temmuz sadece bir darbe değildi. Darbe de değildi, ihtilal de değildi.”

Bu cümleler elbette “ilk akşam”dan “Bir kalkışma var” diyen sayın Başbakan’ın o demecine destek olsun diye söylenmiş olamaz. Zira üstünden çok nöbet günü geçti. Dolayısıyla izahı da peşin.

“15 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığına kasteden bir hareketti. Bayrağı inderecek bir hareketti. Rabbim bizi korudu.”

Devlet kurumları insanlarının yani Devlet’in makamlarında oturanların, 15 Temmuz’dan 15 Temmuz günü ancak haberdar olmalarını, 15 temmuz’u “hareket” tarifiyle kayda aldırarak mı örteceğiz, saklayacağız yahut anlatmış olacağız. Rabbim bizi hep korusun.

“Harekatı 6 saat önceye almasalardı, korkup paniklemeselerdi, sabah kalktığımızda Türkiye’de 3 ayrı devlet kurulmuş, Suriye misali olmuştu. Allah bizi korudu.”

15 Temmuz’u Meclis Başkanı olarak yaşayan İsmail Kahraman ağabeyin değerlendirmesinin bu en önemli ve tarihi kelimelerini iyi anlayabilmemiz için, ben diyorum ki birkaç yüz defa okumalıyız.

“Harekatı 6 saat önceye almasalardı.”

Ne zaman harekata geçeceklerinden haberimiz olmadı ama, 6 saat önceye aldıklarını biz tesbit ettik, itiraf etmemiş olsalar da..

“Korkup, paniklemeselerdi.”

Gelecekteki tuzakcılara bir öğüt verme şeklinde düşünmeyin bu iki kelimeyi. Korkmayanlar, paniklemeyenler gibi bir yol göstermeye gitmez bu değerlendirmenin ucu. Sadece korktuklarının ve paniklediklerinin bilindiğini, dolayısıyla gözlemlemenin iyi yapıldığı vurgulanıyor burada. Lakin burdan sonrası çok korkutucu..

“Sabah kalktığımızda..”

Hep uyanacağız, kabul ama o sabah kimler kalkacaktı? Yahut sabah kalkacağımızdan neden bu kadar emin oluyoruz; 15 Temmuz’u anlatmaya onca kelime kullanmışsak konuşmamızın burasına gelene kadar..

“Türkiye’de üç ayrı devlet kurulmuş.”

Bu ülkede hiç kimsenin, yarın sabah kalktığımda acaba kaç devletimiz olacak, sorusunu aklına alarak yatağına varması muhal iken, akıllara ve hayallere sığmaz iken, üç devleti hemen nasıl anlayıverecektik?

Devlet sayısını biliyorsak, bilmiş isek yaşadığımız o bir tek sabah’ta, kurucularının kimler olacağını da tesbit etmiş olmalı değil miyiz? Yargılamak en tabii hakkımızdır.

“Rabbim bizi korudu.” “Allah bizi korudu” dualarına amin derken Meclis Başkanı İsmail Kahraman ağabeyin, konuşmasını böyle bağlamasından, “İktidarda ya biz olmasaydık” manasına cadde aramak haksızlık ve hadsizlik olur.

“15 Temmuz’da abdest alarak Meclis’e geldim. Meclis’e geldiğimde TBMM idare amiri AKP Ankara milletvekili Ahmet Gündoğdu beni aradı, “Darbe girişimi var, neler oluyor” dedi. Ben de Meclis’teyim, gel dedim.”

Sayın Meclis Başkanı’mızın bu konuşmasını 13 Temmuz 2018 tarihli İnternethaber sitesinden almıştım. Dikkatimi niçin çektiğini de açıklamalıyım. Adı verilen idare Amiri Ahmet Gündoğdu beyi dinlemiş ve intibalarımı 3 Aralık 2016 tarihli sayfamızda “Konuşamazsak da yazarız” başlığıyla aktarmıştım.

“15 Temmuz gecesinde yaşadıklarını aktardı bize Yazarlar Birliği’ndeki konuşmasında milletvekili Ahmet Gündoğdu bey. O da beklemiyormuşki, telefonla uyarılınca bir yakını tarafından, işin ciddiyetine inanmış ve Meclis’e, görevinin başına dönmüş. Meclis güvenlikcilerinin itirazları kısmı teferruat. Meclis Başkanı ile yaptığı son konuşma ise çok ilginç. ‘Burada 17 kişiyiz ve oturumu başlatıyoruz.’ 17 Kahraman milletvekili ve sonra diğer partilerden de gelenler...”

Bir Milli Gazete yazarına yakışmaz ama ben şimdi şöyle demeliyim: Galiba ben yanlış duydum, yanlış da yazmış olabilirim.

Aman siz bir şey demeyin.

KÖPRÜ SATMAK YA DA TABELA ASMAK

Haberini gazetemizde ve internet sitemizde okudunuz. Kapalıçarşı’mızın Sandal Bedesteni Kapısına medyamızın ünlendirdiği bir lokantacı tabela asımış. Bir günlük tepkilerde sonra o tabela kardırılması, beklenen müjdeli haber gibi duyurulmuş, hassasiyeti olan medya organlarında.

Tarihe, İstanbul şehrine, şehirlilere ve Türkiye’ye karşı işlenen bu suçu kimi haber siteleri “Tarihi ayıp sona erdi” flaşıyla duyururken, Tarihci Murat Bardakçı da “Kapalıçarşı’daki terbiyesizliğin ömrü birkaç saat sürdü” başlığıyla yazmıştı bu rezaleti.

Bir arama sitesine adını yazdığınızda 23 milyon sonuç bulundu, 1 milyon videosu var gibi rakamları olan bir lokantacı ve onun şirketlerini yöneten onca yabancı dilli insanlarımız böyle bir eylemin ülkelerine karşı bir saygısızlık, bir aşağılama, bir umursamama olacağını bilmiyorlar mı?

Fakat yaptılar. Ne adına yaptılar. Üç kuruşluk kazancın reklamı için yaptılar. Birkaç saatlikte de olsa adlarını yazdırdılar, okuttular ülkemizdeki internet aletlerinin çoğunun ekranlarına.

İl Kültür Müdülğü diyor ki; hassasiyet sahiplerine yaptığı teşekkürlerde, “Fatih Belediyesi ilgili kuruluşa ceza yazdı.”

O kadar reklamın cezası ne ola? BeyazıdMeyda’nınÇınaraltı’nda bekleyen zabıtaların orada sergi açmaya çalışan tesbihçi esnaflarına kestiği ceza kadar mı acep? Tarifi de “İlgili kuruluş”muş o ayıplı insanlar şirketinin.

“Kapalıçarşı’da meydana gelen bu emsalsiz sefaletten habersizlikten şekvacısayınBardakcı’nın, “Kapalıçarşı’nın Sandal Bedesteni Kapısı’nı eski haline getiren yöneticilerimizin adını sayıp, onları tebrike şayan göstererek sevinmesi, bize, bir darb-ı meselimizi hatırlattı. Hani şu, “Allah sevdiği (gariban) kulunu sevindirmek istediğinde, önce eşeğini kaybettirir, sonrada buldururumuş” şeklinde ifadeylendirip gülümsemelerimizin izahını yaptımız..

Kesildiği ya da kesileceği söylenip de miktarı yazılmayan cezanın, gelecekte reklam tabelasını asma cüret edicilerine pişman ettirici olmayacağını savunan ve ağır müeyyideler uygulanmasını isteyen sayın Bardakçı’ya biz de katılıp, teşekkür ederken, şimdiden tedbir alınmasını istememize yapacağımız izahı, umarız ülkemin insanları “…’nınaklına  taş düşürme” geleneğinden haberleri olmaya sayar.

Yaşadığımız günlerden misaller vermeyi severim, bilirsiniz. Bu rahatsızlığımız için anlatacağım olayı bir de bizim bakış açımızdan hatırlamaya çalışın.

12 Eylül’den sonraki ilke seçimin üç partisinin başkanları TRT TV’nin konuklarıdır. T. Özal’ın  beklenilmeyen o ünlü cümlesinin gerekçelerine bugün konumuzla ilgili olanı da ilave edeceğiz.

“Köprüyü satacağım’”

Muhalefet sergilemesini teşvikle Halkçı Parti’nin seçimlerden güçlü çıkmasını sağlamak maksadını hep yazdık, çok yazdık.

“Sattırmam” karşı duruşunun sağladığı canlılığı gözlerinde canlandıranlar, onun yüzde 52 oyda olup olmadığını bir kıyas etsinler.

“Köprüyü satacağım!”

Artık böyle konuşulacaktı T.Özal. Kültür sahasında ve adalet piyasasında ne yapacağı kimin umrunda

“Köprüyü satacağım!”

Ve sonrasında T.Özal ve adamlarının yok olana kadar ülkemizin fabrikalarını sattıklarını bir düşünün ve bu yok pahasına satışları milletin hazmetmesinin, o cümleyle başladığını görün. Demekki “….aklına taş” o zaman düşürülmüş.

Bu tarihi misalden, tarihimizi yok etme maksatlı vatansız insanlarımıza gelirsek, diyeceğimiz şudur;  yakın bir zamanda sahaflar çarşımızda “Meşhur çiğ köfteci Ali Usta” tabelaları okurken,  Beyazıd Cami seccadelerinde “Acılı Urfa kebabı” kokularını içimize çekeceğiz. Sultan Ahmet’i panayır yeri yapmaları yetmedi kardeş.

Kültür vasıtalarının doğuş ve dağıtılış yeri Eminönü’nden kağıdı, mürekkebi, kalemi , kitabı, matbayı, yayınevini boşuna mı söküp attılar ve adını da eski günleri çağrıştırmasın diye “Yarımada” yaptılar?

Üzülecek konuları olmayan mutlu katiplere ve katibelere, uçak yolcusu olsun, olmasın itina ile duyurulur. İşte böyle!

GÖRMEZ’İ, GÖRMEZ KILAN KİMMİŞ?

Geçen hafta işlediğimiz “Görmez’lerin görmedikleri” konusuna birkaç izahla katkı yapmaya mecbur hissettik kendimizi.  İnternet sayfamızın yorumuna düşen “İsmail Er”i sözcü bildik, tenkidini genelin arzusu saydık.

İhtilalcilere Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış birinden “saç ayağı hücresi”nin 2 nolu isminden de bahsetmiştik. Rahmetli üstad Necip Fazıl’ın “Boyu posu altı kulaç devrilesice” bedduasına muhatap o zatın Süleymaniye’deki bir vakıfta “Bu bir aklama programıdır” vezninde hazırlanmış bir konuşmasına vakıf olduğumuzu da belirtmiştik.

Geçen hafta yazamamama rağmen dikkatimi çeken iki hususu aktarmam şart oldu. Birincisi dinleyicilerin çoğu İmam hatip lisesi’nden öğrencileri idi. Konuşmaya fırsat bulanlar, gelemeyen arkadaşlarının mazeretlerinin, ondan çok dayak yediklerini unutamamak olduğunu belirttiklerinde bu mevzuyu o yılların çocuklarından da dinlediğimiz için, şaşırmamıştım. O zaman konjektür öyle imiş, cevabına idi şaşkınlığım. Hala geçmedi…

İkinci husus ise aksi şekilde biliniyor olmasına rağmen kendisinin gerçek bir kahraman olduğunu birkaç kere tekrar ettiği konuşması boyunca, birkaç kere de “Benim hatıralarımı okudunuz mu” sorusunu sorması idi. Aldığı cevap ya hayır olmuştu, ya da sessizlik. Başarısını nasıl kazandığını geçen hafta yazdığımız için bu gün başka bir hususu dikkatlere sunmak istiyoruz.

“17- 25 Aralık” olarak ünlendirilen o günlerden hemen sonra bir bilgi düşmüştü hafızamızın istihbarat kayıtlarına. Sessizce bekledik. Ola ki uçak yolcuları sınıfına demirbaş araştırmacı gazetecilerden biri oturur yazar, değerlendirir dolayısıyla herkesin haberi olur. Fakat yazmadılar.

İşte biz kıymeti harbiyesi ve kilosu yok sayılan o bilgiyi bugün paylaşıyoruz. Altunuzade’de bir mekânda Sayın Kılıçdaroğlu ile iki saate yakın bir görüşme gerçekleştirildi. Bugün önemseneceğini sanmadığımız o görüşme, o günler için ne ifade ediyordu, bunu da biz kestiremeyiz.

Geçen haftaki yazımıza ekleyeceğimiz cevapsız bir sorumuzda şudur: Sayın Görmez Habertürk TV kanalındaki konuşmasının sonlarında sohbet operasyon yapılan Oktar’lara geldiğinde, onların yakınlarda Diyanet İşleri Başkan Yardımcılarından birinin emekli edilmesini duyduklarında (zil takıp) oynamalarına sitem etmişti. Ne demekti, bu ayrıntıyı o gün o saatte “yeniden parlatma oturumunda” seslendirmek? Sayın Görmez’i” Yaralı kuşa taş atmak”la kimse itham edemez. Oktar’lar ne kuştur, ne de yaralıdırlar.

Lakin bir hadis hocasının örneği de ihtisas sahası içinde olmalıdır. Tanık olduğu o durumu kimin lehine değerlendirmeliyiz? Onalar oynadı diye kanaatler mi değişmeli. Yahut Oktar’cılar övdüklerinde ne olacak? İktidar partisini desteklediklerini sürekli söylemelerini avantajları saymayacağımıza göre mesela…