1965 seçimlerinden hemen sonraki bir gündü. Adaletçilerin, Halkçılara karşı aldıkları galibiyet sevincinin yüzlere gülümseme kondurduğu zamanlar. İdamların üstünden üç uzun ve suskun yıl geçmişti. Menderes efsanesinin oğullarda gerçekleşeceğine iyice inanılır olunduğu o günlerin birinde, babamdan birkaç yaş büyük arkadaşlarından biri, –ki onlar Birinci Cihan Harbi’nden önce doğanlardı– bir akşam namazı hazırlığı sırasında geldi ve usulca şu cümleyi söyledi.
“Bizim Mason, Sağır’ın adamı imiş!”
Çocuk yaşımda duyduğum ve kodlanmasının manasını anladığım bu cümleyle 24 Haziran seçimlerinin analizine başlamak istememin elbette güçlü bir sebebi vardır.
Seçimden sonra verilen demeçlerden, “Bizim Mason” dediklerinin, ahirinde, “Sağır” diye tanımladıkları İsmet Paşa partisine paralel düşerek 28 Şubat organizatörü olacağını bilmek ferasetine dikkat çekmek ve ötesinde, siyasi hayatımızın nerden ve nasıl tuzaklanmaya başladığını gözler önüne sermektir.
Neden 1965 seçimlerinden başladık? Yeni yüzyılın ilk yılında doğan çocukların oy nöbetine durduğu bir seçimin analizine kalem oynatırken.
Erbakan Hoca’mızı örnek aldığımızdan...
1970 yılında yayımlanmış bir almanaktan okumuştuk, onun hakkında İTÜ yıllığında yazılanları. “Kendisine civata nedir diye sorsanız, izaha demir filizlerinin naklinden başlar...”
1973 seçimlerinin tezgahlarını ve tuzaklarını bilmezseniz veya mühimsememişseniz, ya da unuttuysanız, 2018 yılının seçimlerini yeterince anlayamazsınız.
1973 seçimlerine Bozbeyli’nin Demokratik Parti’si niçin sokuldu?
Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkmasını engellemek için...
Geçici bir amaç için kurdurulan bu tip partiler “Suni Gölet”tir. Bakmayın siz, oraya akıtılan derelere, denize kavuşmak hayali verildiğine.
Seçmeni, kopulan partiye ve müttefikine yönelmeyecekse, sol muhalefete de vermeyeceğine göre, ya sandığa gitmeyecektir, ya da bir ihtimal Milli Görüş Partisi’ni tercih edecektir.
Bu ihtimalin gerçekleşmeseydi, dağları bekleyen korku...
Millet İttifakının milletin kucaklaşması amaçlı olmasına dahi tahammül edemeyenlerin hedefinde Saadet Partisi’nin olması ve diğer muhalif partilere de onun üstünden vurulması, yarım asır öncesinde de uygulanan bir planın 24 Haziran’a yansımasıdır.
AP’nin gazete sayfalarını ve sokak duvarlarını doldurduğu “MSP’ye oy verme CHP gelir!” ilanları ve afişleri arşivlerde kayıt altındadır.
1969 seçimlerine dönerek, Erbakan Hoca’mızın şahsında “Milli Görüş” davasının, hareketinin, fedakarlığının, yürüyüşünün Meclis mahallinde başlangıcı sayacağımız “Bağımsız” zaferinin de doğru bir tanımını yapalım.
Toros’larda bir dağ köyü. Ulaşımın belli bir noktadan sonra katır sırtında yapıldığı bir yamaç köyü. Sandık açılıp sayılırken bir yahut iki oy da bağımsız aday Erbakan’a verilmiştir.
Şehirden gelen sandık heyetinin başkanı memur, ulaşımın ve iletişimin az olmasına vurgu yaparak der ki: Bu köyden dahi oy almışsa bu Erbakan, bir sonraki seçimde tüm Türkiye’den alacaktır.
Babamın komşusu bir esnafa, o köylülerden birinin anlatması ile haberli olduğum bu tespiti biz önemseyerek yaşadık ama, başkaları diyerek basitçe tanımlayabileceğimiz odakların da aynı tespiti yaptıklarına hep inandık.
Türkiye’mizde yapılan seçimlerde, –ki biz ikibuçuk milyon mükerrer oy kullanılmışlarını da gördük ve yaşadık– hedefleri tektir: Milletimizin Milli Görüş Partisi’ni sahiplenmesini engellemek... 24 Haziran’da da başaramadıkları bu idi.
2011 seçimleri öncesindeki son röportajında rahmetli Hoca’mızın söylediklerini bir daha tekrar ederek bitirelim yazımızı.
İşaret parmağı ile Türkiye haritasını göstermiş ve demişti ki:
“Biz buradan bir çakıl taşı vermeyiz!”
24 Haziran’da tüm vücut kalıplarıyla ve canlılıklarıyla bu yemini edenlerin oranı 1.4 rakamına ulaşmıştır. Diyeceğimiz budur.
Soylu, kendini soydu
AKP hükümetinin İçişleri Bakanı’nın tık tıklama rekoru kırıyormuş sosyal medyada son konuşması.
“Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; CHP il başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin, diye. Bu kadar basit.”
İlgili parti toplantılar yapıp cevap üretedursun, biz anladıklarımızı paylaşalım.
“Bundan sonraki şehit cenazelerinde...”
Şehit cenazelerinin ardının, arkasının kesilmeyeceğine inanan bir hükümetimizin olduğunu böyle tescil ettiriyor bir İçişleri Bakanı.
Neredeki şehit cenazelerinde?
Tüm vilayetlerdeki...
Ne olacak?
İçişleri Bakanı’nca doğrudan muhatap alınmayan valiler, bugüne kadar olan şehit cenazelerinden farklı uygulama yapacaklar.
Ne yapacaklar da farklı olacak?
CHP il başkanlarını protokole almayacaklar. Devletin bir ciddiyeti vardır, uygulayacağı bir protokolü vardır; cami avlularında bile...
Protokole alınmayacak CHP’liler bu durumdan alınacak mı? Yoksa “laikçi” halimize çok uygundur’u mu kabul edecekler, protokole kabul etmeyen valilere karşı.
İçişleri Bakanı “Bu kadar basit” diyor ama, o kadar da basit değil. Biz yazalım da öğrenilsin.
Müsteşarlardan talimatlı valiler, gelen şehit cenazesi CHP’li İl Başkanı’nın çocuğu ya da kan bağı olan bir yakını ise, protokolü nasıl yapacaklar?
Çoğu insana, şimdi vali olmak istemezdim, dedirten bu demecin bir yarısı CHP’yi ilgilendiriyorsa, bir yarısı da camilerde cemaat olan insanlarımızı ilgilendiriyor. Herkes üzerine düşen payı almalı.
“Onlara bir kişilik kontenjan ayıracağız.”
Kontenjanlı, protokol uygulamalı cenaze manzaraları eksik olmayacak diyor İçişleri Bakanı cami avlularında...
Partisinin bir ilçe binasında gazetecilerin sorularını cevaplayan İçişleri Bakanı’nın şehit cenazelerinin yeni protokol hükümlerini anlatmadan önce başka söyledikleri de var...
“Kendi çocuğu kızamık olunca, hasta olunca hastane hastane koşarlar. En lüks hastanelere giderler.”
Yıpratmak istediği muhataplarının halini kınarken bir İçişleri Bakanı, hükümetinin sağlık politikasına da karşı olduğunu itiraf etmiş olmuyor mu?
Çocuklar kızamık olunca, hasta olunca...
O hastaneler, siz hemen koşup gidesiniz diye mi yapıldı?
Hem sonra bir insan kendi çocuğu hasta olunca değil, başkalarının çocuğu hasta olunca hastanelere koşmalı. İçişleri Bakanı belirtmiyor ama, seçmenlerinin (herhalde) böyle yaptığını anladık biz.
“En lüks hastanelere giderler.”
Hastanelerin lüks sınıfının da olduğunu öğrenirken bu demeçle, hükümetin de “lüks” harcamalarla savurganlık yaptığına bir resmi ağızdan tanık olduk.
Fatih Camii avlusunda bir Of’lunun cenaze namazını kıldıran emekli imam Emrullah Hatipoğlu’nun namaz sonrasında yaptığı konuşmayı hiç anlayamamıştım ama, Facebook sayfasında, Saadet Partisi’nin, Of ilçesinde, diğer ilçelerin üstünde oy almasıyla öğünen arkadaşımı şimdi çok iyi anlıyorum.
Adından önce Of’luluğu öne çıkarılan bir İçişleri Bakanı’nın hemşehrilerini bu tavırlarından dolayı ayrıca kutlamalı insanlar.
İnsan sandık
24 Haziran seçimlerinin sandıkları kapandı denildiği bir vakitte, sosyal medyada paylaşıma sokulan bir iddia vardı.
“Temel Karamollaoğlu’nun sandığından iki oy çıktı!”
Neden o sandık? Neden iki oy iddiası? İftira olmasına rağmen, AKP’lilere destek tezlerimizi rastgele sıralayalım.
a. O sandığın seçmenleri özel eğitime tabi tutularak örnek seçmen yapılmıştır.
b. O sandıktan SP’ye iyi oy çıkması Türkiye’nin geleceğinin çok parlak olacağının bir göstergesidir.
c. SP’ne oy verenleri fişleme faaliyeti, netice almayı garantilemektedir.
d. AKP’ye oy verenler, SP’ye oy verilmediğini öğrendiklerinde ancak mutlu olabiliyorlar.
Temel Başkan ve eşinin oyundan başka oy olmadığı iftirasını kına niyetine yakanların, gençler yok algısını oluşturmak sinsilikleri, 1.4 oranındaki gençliği yok saydırmaya yöneliktir.
Özel sandıklar tespit edilerek oylarının açıklanması provokatörlüğünün uzmanı ve oğluşu milletvekili Şavkı Yılmaz, AKP’li trolleri iyi eğitmiş diyebiliriz.
RP’nin iktidara geldiği 1996 seçiminde sanki onun üstüne vazife imiş gibi ikide bir basının karşısına geçer, salyalarını akıta akıta kışkırtıcılığını yapardı: Filan garnizona yakın sandıklarda bize çok oy çıktı. Filan şehrin askeri lojmanlarının sandıklarında bize çok oy çıktı.
Bugün ise çıkmadığı üzerine oynuyorlar.
Kulplu kazan, tut kazan
Ülkemizin matematikçileri hep bir olmuşlar ve AKP medyasına doluşmuşlar. Bildikleri bir cümle var, onu, tüm matematik kaidelerinin doğruladığını yazıp duruyorlar.
550 üyeli Meclis’te 316 üyesi varken, üye sayısı 600’e çıkarılmış son Meclis’te 293 üyeyi ancak bulabilmiş bir AKP’ye en kazançlı kazanan muamelesi yapıyorlar.
10 liralarımıza resmini koyduğumuz Cahit Arf merhum bunları görseydi matematik ilmini bırakır mıydı bilemeyiz ama, biz bir başka bilim insanlarından bahsederek matematikçiliklerini ispata çalışalım.
Bir seyahat balonuna alabildiği kadar doluşan bilim insanları inceleme ve araştırma gezisine çıkarlar. Dağları aşar, denizleri geçerler ve bizim Konya ovasında bir yaylaya varırlar.
Balon, bir yayla damının üstünde rüzgarsızlıktan olmalı, durmuştur. Heyetin başkanı büyük profesör aşağıdaki Konya köylüsüne seslenir.
“Biz şimdi nerdeyiz?”
Köylümüz, durumun farkındadır. Ölçümünü hemen yapar ve bağırır:
“Havadasınız!”
Balonun içindeki bilim insanları birbirlerine bakadursunlar, başkan yine seslenir köylüye.
“Yani tam olarak neredeyiz?”
Köylümüz için bu dahi kolay bir sorudur. Cevabıyla aydınlatır o bilim insanlarını.
“Benim damın 4 metre üstündesiniz!”
Bilim insanlarının başkanı koyulaşan rengini nefesini toplayarak açmaya çalışırken kanaatini söyler yol arkadaşlarına.
“Bu adam kesin matematikçidir.”
İtirazlar, itirazlar, Matematikle ne alakası var bu duyduklarımızın, derler. Çünkü bilim insanları meraklarını tatmin eden insanlar olduklarından farklıdırlar. Başkan bunu bilmez mi? Hemen tezini ispata durur.
“Söyledikleri doğru”
“Evet, doğru” der diğerleri..
“Ama hiçbir işe yaramıyor.”
AKP’nin kazanan kazançlı olması da işte böyledir.