12 Eylül Anayasası kabul edildikten sonra Milli Görüş’ün merkezi: İskenderpaşa

Abone Ol

12 Eylül yönetimi lideri Kenan Evren, 7 Kasım 1982'de yapılacak “Anayasa'yı tanıtma gezilerine” çıkıp Türkiye'nin dört yanında kalabalıklara hitap etmeye devam ediyor, gittiği şehirlerde kitlelere seslenirken, 12 Eylül öncesindeki çatışma dönemine dönülmek istenmiyorsa, “Evet” oyu verilmesi gerektiğini söylüyordu.

“Eğer, 12 Eylül öncesine dönmeyi ve o felaketli günleri ve yılları tekrar ve bu sefer belki de daha da feci bir şekilde ve kurtuluş ümitleri kaybedilmiş bir surette yaşamayı istemiyorsak, sandık başında beyaz oy kullanarak, Anayasa'yı kabul diyecek ve böylece Anayasa'yı kabul edeceğiz.”

Evren konuşmalarında “Hayır” cephesini eleştirirken, teröristlerin, dış güçlerle işbirliği yapanların, vatan hainlerinin, “Hayır” kampanyası yürüttüğünü öne sürüyordu.

“Dış güçlerle işbirliği içinde olanların yeni hazırlanmakta olan Anayasa'nın kabul edilmemesi için bir kampanya içerisine girdiler. Normal demokratik nizama geçme zamanı vaklaştıkça, eski dönemin hasretini çekenler, vatan hainleri, yönetimi kötülemek için faaliyette bulunuyorlar.”

Rize konuşmasında ise şu sözleri söylüyordu:

“Anayasa'ya karşı olanlar, 12 Eylül'e karşı olanlardır dediklerim bunlardır. “Hayır” biçiminde bayram kartı, kapıların altından bildiri atanlardır. Türkiye aleyhinde yayın yapan Ermeni ASALA örgütüyle işbirliği yapanlar, komünist radyolardan talimat alanlar bunlardır.”

Evren mavi rengin “Hayır”cılar tarafından kullanımını şu sözlerle eleştiriyordu:

“Sinsice neler neler söylemiyorlar sevgili vatandaşlarım. Atatürk'ün gözlerinin renginin mavi olup mavi baktığından tutun da denizin mavi sularında serinleyen, gökyüzünün maviliklerinde huzura kavuşulacağına kadar mavi rengi ima ederek güya parlak buluşları ile Ret oyunu telkine yeltenmektedirler.”

Evren bir konuşmasında ise maviye şöyle yüklendi:

“Gök mavi ama bir işe yaramıyor. Eğer bulut gelirse yağmur yağıyor, bereket getiriyor.”

1961 Anayasasının halkoyuna sunulması sırasında muhaliflerin kullandığı, “Hayırda hayır vardır” sloganı, 1982 Anayasası’nın halkoylaması sırasında evet veya hayır ifadelerinin kullanılmamasına sebep olduğu için, 12 Eylül Anayasa oylamasında “Evet” ve “Hayır” yerine ‘Kabul’ ve ‘Ret’ ibarelerinin kullanılmasına karar verildi.

Referandum sandığı 7 Kasım 1982'de kuruldu. Sandık başına gelenler bir sürprizle karşılaştı. Zarflar oldukça inceydi ve mavi pusulalar zarfların dışından seçilebiliyordu.

Anayasanın Halk Oyuna Sunulması Hakkında Kanun, zarfların dışından içindeki oy pusulalarının rengini belli etmeyecek şekilde tasarlanmasını esas almıştı oysa. Ancak seçim zamanı zarflar şeffaf hazırlanmış olduğundan, vatandaşların kullandıkları oyun rengi kolaylıkla anlaşılıyordu. Önlemler bununla da sınırlı kalmadı, ayrıca sandıkların başında güvenlik güçleri nöbet tutmuştu.

7 Kasım akşamı, sandıklardan rekor düzeyde “Evet” oyu çıktı. Anayasa, % 8.6 Hayır'a karşı % 91.4 Evet oyuyla kabul edildi. Katılım % 91.3 oranında gerçekleşti.

Yeni Anayasa kabul edilirken Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı da, geçici bir Anayasa maddesi gereğince onaylanmış oldu. Ayrıca anayasada yer alan geçici 15. madde ile 12 Eylül'ü gerçekleştiren Millî Güvenlik Konseyi ile bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükûmet ve Kurucu Meclis üyeleri hakkında dava açılması engellendi.

1982 Anayasasında partilerle ilgili kısıtlamalara yer verildi. Anayasanın geçici 4. maddesinde, 12 Eylül öncesinin siyasi liderlerinin iki dönem milletvekili seçilemeyeceği ibaresi yer aldı. Ayrıca: “Siyasi partiler yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz. Kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez. Vakıf kuramazlar…” ibareleri eklendi

Anayasa oylamasının ardından YÖK’ün faaliyetleri ve başörtü yasakları

Dindar camialar bu dönemde ülkenin her yerinde yurtlar, Kur’an Kursları, dershaneler açma faaliyetleri içindeydi. 12 Eylül yönetimine destek veren cemaatler rahatlamıştı. Dönemin şartlarından doğan fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorlardı. Büyük bir varta atlattıklarına inanıyorlar, Evet oyunun bu kadar çok çıkmasında en büyük paylarının olduğuna inanıyorlardı. Yeni Asya’dan ayrılan ve artık yeni bir cemaatin temsilcisi olan Mehmet Kırkıncı Hoca gittiği her yerde bu başarıda en büyük pay sahibi olduklarını söylüyordu.

Fakat dönemin fırsatlarından en çok faydalanan yeni büyümekte olan Fethullah Gülen grubu olacaktı. Vatan haini ithamıyla her yerde arandığı için vaazlarına ara veren Fethullah Gülen’in cemaati okul faaliyetlerine başladı. Kimi söylentilere göre 12 Eylül yönetimin tavsiyesiyle ilk olarak İzmir’de Yamanlar Kolejini kurdu.

Gülen henüz İstanbul'daki büyük servet sahiplerini harekete geçirebilecek durumda değildi, ama yıllardır İzmir'de verdiği vaazları hiç kaçırmayan hatırı sayılır bir esnaf grubu vardı. Gülen, Ege Bölgesi'nin bu insanlarını, sonraki yıllarda kolejlere dönüşecek olan öğrenci yurtları açmaya başından beri teşvik ediyordu. İlk öğrenci yurdunun temeli 1972'de İzmir Bozkaya'da atılmıştı. !976 yılında faaliyete geçen 200 öğrenci kapasiteli bu yurt, tam on yıl sonra 1982 yılında Yamanlar Koleji'ne dönüştü. Okulun ilk müdürü sanatçı Sezen Aksu'nun babası Sami Yıldırım’dı.

Her yerde aranan Fethullah Gülen, ülkenin çeşitli yerlerinde geziyordu. Bir keresinde Kemalettin Erbakan’ın bir dostu, bir misafiriyle geleceğini söyledi. Gelen misafirin baştan aşağı koyu renk giysili, koyu renkli, dar bir pantolon üzerinde balıkçı yaka bir kazak ve başında bir kar başlığı vardı. Misafir Fethullah Gülen olarak tanıtılınca Kemalettin Erbakan şaşırdı. Neden böyle bir kıyafet giydiğini sordu. Kendisi arandığını, mecburen bu kıyafette dolaştığını söyledi. İhtilalin şiddet ve özelliklerinden söz etti ve Necmettin Erbakan'a yapılan muameleden rahatsız olduğunu belirtti. Kemalettin Erbakan, vaktin geç olduğu için sokağa çıkma yasağı olduğunu hatırlatınca “Bana bir şey yapamazlar.” dedi. Sokağa çıkma yasağına rağmen gittiler. Kemalettin Erbakan neye güvendiklerini anlayamadı.

12 Eylül yönetimi anayasa oylamasından sonra rahatlamıştı. Evren Cumhurbaşkanı olmuş, geçici 15. Maddeyle yargılanmalarının önüne geçmişlerdi. Şimdi asıl faaliyetlerini gerçekleştirme zamanıydı.

Ve başörtüsü yasağı bu dönemde başladı. Önce İmam Hatiplerde, ardından Yüksek Öğretimde tartışmaya açıldı ve Kasım 1982’den itibaren Yüksek Öğretim Kurumu YÖK marifetiyle uygulamaya konuldu. Binlerce akademisyen, üniversite hocası üniversitelerden kovuldu.

Ardından yüzlerce Kur'an Kursu kapatıldı. Bilhassa geleneksel cemaatlerin, Nurcuların, Süleymancıların ve çeşitli tarikatların kursları hedefteydi.

Milli Görüş’ün merkezi: İskenderpaşa

Erbakan, Milli Görüş’ün merkezi sayılan İstanbul Fatih İskenderpaşa’da ev toplantıları düzenliyor, az sayıdaki misafirlere Milli Görüş davasını anlatıyordu.

Darbe yapılmış, parti kapatılmış ancak sanki bunlar hiç olmamış gibi, kaldığı yerden devam eden bir enerjisi vardı. “Bugünler geçecek, milletimiz ilk fırsatta bizim kuracağımız partiye teveccüh edecektir” diyordu.

Anayasa’nın % 91.4 Evet oy almasına, bu oylamaya dost bildiklerinden bazılarının da Evet oyu vermelerine üzülenlere, “Biz Hayır diyerek vebale ortak olmadık ama oy verenlere kızacak halimiz yok, bizim görevimiz çalışmak” diyordu. Tali meselelere takılmadan asıl meselelere odaklanmak gerektiğini söylüyordu.

Erbakan’ın toplantı yaptığı evlerden biri Zeki Çamlı’nın İskendepaşa Camii’nin bitişiğinde bulunan eviydi. Milsan’ın da yöneticisi olan Zeki Çamlı’nın evi Milli Görüş’ün İstanbul’daki karargâhlarından biri durumundaydı. Hapisten çıktıktan sonra siyasi yasaklı olan Erbakan Hoca zamanın şartları nedeniyle herhangi bir yerde güç olan özel toplantı ve sohbetleri, yeteri kadar geniş olan bu evde yapmayı tercih ediyordu.

Vefat eden Mehmet Zahid Kotku’nun da sık geldiği, sohbet ettiği evlerden biriydi aynı zamanda.

Erbakan toplantıya başlarken o zamanların tek iletişim cihazı olan sabit ev telefonunun ahizesinin hemen yanında ufak antenli bir radyonun açılmasını isterdi. Bu konudaki titizliği, en başından beri vardı.

Erbakan yaptığı konuşmada bir tasavvuf şeyhi gibi sahabelerin hayatlarından örnekler veriyor, günümüzde az olmanın üzüntüsünü değil, nice azların çoklara karşı mücadele edip galip gelmesi gibi azim ve gayretle çalışmaktan bahsediyordu. Manevi büyüklerin hayatından örnekler verirken, kendi üzerinde emeği olan Abdullah Hasip Yardımcı’dan, Abdülaziz Bekkine’den ve Mehmet Zahid Kotku Kotku Hocaefendilerinden hatıralar anlatıyordu.

Yaşarmış gözleriyle pencereden İskenderpaşa camiine bakarken: “Her hayat karanlıkta başlar ama büyüme daima ışığa doğrudur” dedi. “Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ismi ile müsemma zahid bir insandı. Ehl-i hal, ehl-i ilim, ehl-i takva, ehl-i vera, ehl-i zühd, ehl-i cihad mübarek insandı. Ferasetli, rikkatli, dikkatli her şeyi ile numune bir manevi önderdi.

Bir gün cemaatten biri:

“Hocam, zikirle, ibadetle meşgul oldukça günaha meylim artıyor, eskiden beni zorlamayan günahlar şimdi zorluyor.” demişti.

Buyurdular ki:

“Evlâdım, bir cisim havada ne kadar süratle seyr ederse, hava da ona o kadar şiddetle karşı koyar. Siz İslâmi çalışmalarınızı hızlandırdıkça, şeytan da sizinle o kadar uğraşır.”

Her insan ile çok kolay irtibat kurabilen, etki bırakan, sohbeti doyumsuz bir derya idi.

“Evlâtlarım, köşe başları bizden olmayanların elindedir, çalışın köşe başlarını tutun.”

Bu sözleri bize ışık olmuştur. Umutsuzluk yok, yolu bizim çalışmalarımız aydınlatacak. Gençlerimizi ziyan edemeyiz, emeklerimiz yok edemeyiz. Bir kişi bile kalsak bu dava için son nefesimize kadar gayret edeceğiz. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz, gerisi Cenab-ı Allah’ın takdirine kalmış. Hayat iman ve cihattır.”

ifatihceylan@hotmail.com

Gelecek yazı:

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 11

Ara Rejim’in kurdurduğu partiler

Bazı cemaatler Turgut Sunalp’in MDP’sine yöneliyor