11 Kasım (da) İsmet Paşacılık

Abone Ol

 Devletin istatistik kurumu vardır, açıklar:

“Bu yıl tatile giden insan sayımız geçen yıla göre yüzde yüz arttı. Her on kişiden biri...”

Ne düşünürsünüz böyle bir haber okuduğunuzda Ben bilmez miyim; onların önemli bir kısmı tatil yapmak için değil, etiket için, komşularına nazire için gitmişlerdir tatillere, der misiniz

Nüfusumuz artarken,

Üniversitelerimiz de artacaktır, uçağa binenlerimiz de artacaktır, şehir şehir gezenlerimiz de artacaktır.

Geçinme payındaki her artan kuruşun, liranın öyle ya da böyle bir yansıması mutlaka olacaktır, insanların dünya yolculuğunu fert fert tamamlamaya çalıştığı her takvim gününde.

Lakin farklılandıranlar var o takvim günlerini... Fıkralarına, makalelerine, karalamalarına malzeme yapmaya çalıştıkları her yazılarında.

Genelkurmay Başkanlığı’mızın Anıtkabir ziyaretçilerinin milyonlu sayılar olduğunu açıklamasını, hizaya sokma yazılarında kullanıyorlar; defolu üretim, hatalı üretim, eksik organlı üretim saydıkları diğer insanlara karşı.

“Siz öyle dediğiniz için...”

“Siz öyle bildiğiniz için...”

“Siz öyle sandığınız için...”

Bir kutlama veya bir anma ile eşlenen o takvim günleri, ah o takvim günleri... Ucuzluk panayırına çevirmeye ne hakkınız var Neden yazılan kitaplar, gün ışığına çıkarılan belgeler, çekilen belgeseller gündeminizde yok. Gezi’cilik mağlubiyetini kamufle etmek isteyenler var, derlerse, ispatınız ne olacak

12 Mart’taki iddiaları en Atatürkçü hükümetin kurulduğu yönünde idi. Buradaki profesörler az gelince Amerika’dan harika çocuk ithal ettiler; ekonomiden anlıyor denilerek.

İlk icraat ne 19 Mayıs’ta Samsun’a bir gemiden büst indirme töreni... Onca okumuş adamın iki ayda ancak düşündükleri yabancı ülke tv’lerinde (bizde henüz yoktu) “En komik olaylar” programlarında gösterilince, çok utandık diye ağladıklarını söylemişlerdi oralarda okuyan çocuklarımız.

Amerikalılar “Atatürk” filmi çekmek istiyorlardı, izin vermedik; o filmlere sığmaz dedik. Yalanlarıyla boş sütunu doldurulurken gazetelerin, Amerikalılar bizim çocuklar dediklerine ihtilal filmleri çevirtmiyorlar mı idi

Kime soracaksınız İstanbul sokaklarında kamyon kasalarının içinde kızgın bakan Atatürk heykelleri dolaştırmanız da sayı artırma harekatından mı idi Neden 28 Şubat tam bir Atatürkçülüktür diye bir belgesel film yahut kitap yayınlamadınız

İsterseniz 1938 yılının 10 Kasım’ına bir CHP yayın organından bakalım.

10-iki teşrin 1938/Sayı: 253 ve 24-ikiteşrin 1938/Sayı: 255 arasındaki nüshada tarih ve sayı numarası yok. Önemli gün yayını olmasının telaşından olmalı.

Kapak resmini görüyor musunuz!

İsmetim diyerek İsmet Paşa’ya sarılan kadının, sonraki yıllarda İstanbul’a gelişini üçüncü sayfada haber yapan gazetelerin kapatılma sebebi Mevhibe Hanım olmadığı herkesçe bilinmesi istendiğinden yazıyla da vurgulanmış “Cumhuriyet” olduğu.

Cumhuriyet, İsmet Paşa’ya sarılıyor!

Neden

11 Kasım’da İsmet Paşa’nın ne olduğu çok önemli ise, 10 Kasım’da (11 Kasım’da İsmet Paşa’ya sarılan) Cumhuriyet’in kurucusunun vefatı (daha) çok önemli değil midir

Cumhuriyetimiz çağdaş yaşamcı bir kadın. Yunan tanrıçalarına benzetilmesi ne tesadüf. (Zaten Mevhibe Hanım böyle açık giyinmezdi.)

İsmetim diyor, cumhuriyetimiz.

İsmet’in manasını herkes biliyor o yıllarda. Ahlâk kurallarına bağlı kalma durumu. Masumluk, temizlik, günahsızlık... Haramdan, namaza dokunan hallerden çekinme...

Cumhuriyetimiz, İsmetim! diyor...

İsmet olmak, sadece adı İsmet Paşa olana mı tapuludur Cumhuriyet’in de “İsmet” olma mecburiyeti yok mudur

Kurtar beni, der gibi... Seni gördüm de rahatladım, sen olmasaydın ben kime sarılabilirdim, der gibi...

Uykusuz kalmış, örselenmiş, sevilmemiş, yorgun düşürülmüş bir kadın gördüğümü söylüyorum bu kapak resminde, dahası vurgusuna ihtiyaç duymadan.

CHP yayın organı bu derginin kapaktan sonraki sayfasında, dergi sahibi iki yazarın (Y.Z.O. ve O.S.O) Atatürk büyük adamdı temalı ortak bir yazılarının yanında, bize imzalamıştı denilen bir çizilme resim var. Sayfanın arkasında ise anılar yayınlanmış.

O anılardan birini biz 01 Eylül 2013 tarihli sayfamızda 11 Kasım 1954 anlatımı ile yayınlamıştık. Orijinali o günkü nüshadan.

Merhamet

“Bir yaz gecesi... Büyükada Yat klübünde, sofrasında ve karşısında oturuyordum.

Bir Amerikan gazetesinde, meşhur bir kadın yazıcımızın neşrettiği hatıralardan bahsolunuyordu: Gaziyi anlatan bu makalelerde bir “merhametsiz” kelimesi geçiyormuş.

Bu “merhametsiz” sözü, onun, merhamet dolu kalbini merhametsizce yaralamıştı... Teessürden ürpermiş bir sesle:

– Eğer, demişti, ben hayatımda ancak on beş kişiye merhametsiz olabildimse, bu, on beş milyon Türke olan sonsuz merhametimdendir.” (Meşhur bir kadın yazıcımız, kim )

Orada yayınlanan iki küçük anı daha aktarırsak, o günlerde onun nasıl anlatıldığına dair biraz bilgimiz olur.

Çanakkale

Ankara Palasta, Bayan Nebilenin düğün gecesi.. Gazi neşe içinde.. Kimdi, iyi hatırlamıyorum. Sofrada bulunanlardan biri:

– Çanakkale Mustafa Kemal’i iyi tanır, dedi..

Merhum Nuri Conker omuz silkti:

– Hayır, dedi, Çanakkale beni iyi tanır!..

Gazi, hayretle sordu:

– Ya beni ..

Nuri Conker:

– Seni, dedi... Seni bütün dünya tanır!..

Saçından Bir Tel!

Dünyanın en büyük kumandanı, dünyanın en büyük devlet ve siyaset adamı Atatürk, ayni zamanda dünyanın en nazik adamıydı da...

Bir gün, o güzel başın resmini yapan ressam Mihri Hanıma, Atatürk sormuş:

– Hanımefendi, sizin bu lûtfünüza nasıl mukabele edeyim ..

Mihri Hanım, zarif bir cevap vermiş:

– Saçınızdan bir tel lûtfediniz, kâfi!..

Fakat Atatürk daha zarif mukabele etmiş. Altın başını Mihri Hanımın önüne eğerek:

– Buyurunuz, demiş, istediğiniz kadar koparınız!..

İçinde 10 Kasım 1938’in geçtiği CHP yayın organı bir derginin kapağı ve yazdıkları ancak böyle olurdu, deniliyorsa, bizim de bir diyeceğimiz olur.

Ülkemizin o gün üstüne çöken İsmet Paşacılığın bugün hâlâ ve aynen devam ettiğini de biz söyleriz.

CHP yayın organı ve İsmet Paşacı o derginin 14 Temmuz 1938/236 sayılı kapak resmini görenler, diğer kapaktaki Cumhuriyet kadınını daha iyi anladıklarını mı söylerler ( Yandaki resimde siz de görüyor sunuz)

Şimdi,

İsmet Paşa’nın ressamları ve dergicileri, –ki birini iki dönem milletvekili yapmıştı– iyi çalışmışlar, diyebilir miyiz Tıpkı günümüzün istatistik okuyucuları gibi...

“Benim babam imamdı”lı Eylül günlerinden, Gezi günlerine... KiM OLDUĞUM...

Bir sinema sanatçısı özel hayatının da konuşulduğu bir magazinel sohbette bakın, ne söylemiş: (Hürriyet - Kelebek 14 Kasım 2013 - Cengiz Semercioğlu yazıları)

“Aileme ‘avam’ dediler, çok güldüm.

Geçen gün annem aradı, ‘Oğlum bunlar bize avam diyor’ dedi.

Ona da komşuları arayıp söylemiş.

Benim ailem avammış, eğitimsizmiş, yoksulmuş...

İnsanların eğitiminin, kültürünün, yoksulluğunun aşağılanmayacağını bile öğrenmemişler, televizyonda program yapıyorlar.

Ayrıca benim annem de, babam da üniversite mezunu. Babam ODTÜ’lü. Ben ne diyeyim şimdi bunlara Çıkarın ailelerinizin diplomalarını desem bana yakışmaz...”

Özür-kabahat açısından bakarak geçip gidemeyiz, bu cümleleri okuyunca. Biraz durmamız gerek.

İnsanların eğitiminin,

Başka

Kültürünün aşağılanmayacağını...

Ne güzel mi söylüyor

Peki şu cümleler kimin

“Ayrıca benim annem de, babam da üniversite mezunu. Babam ODTÜ’lü.”

Annesi, babası üniversite mezunu olmayanlar nerede oturuyorlar

“Babam ODTÜ’lü...”

Hadi bunu başkalarını aşağılama saymayalım. Yaşıtlarına ve diğer sanatçılara “hava” mıdır, yoksa bir mesaj mıdır Gezi’cilere, Ankara’nın yol yemezlerine...

Üniversite mezunu bir kadın, evladına kimi şikayet ediyor, “bunlar” derken

O “Bunlar” onları gördüklerinde mi “avam” demişler

Hayır, hayır! Komşularını gördüklerinde onlara demişler, hemen gidip söylesinler, diye...

İnsanın anne ve babasının üniversite mezunu olması ne güzel. Benim anne ve babam öyle değildi. Hatta rahmetli anam okuma yazma bilmezdi.

Belki de bu yüzdendir, bu yaşta imtihanları hâlâ rüyalarıma giren okulumda beni sıkıştırıp durmaları. Artık yapamıyorum, yoruldum, diye isyan ettiğimde, seslerini yumuşatıyorlar: Bu dersleri de ver. Sana ikinci diploma verelim. Seviniyorum. Hiç değilse çocuklarıma iki diploma (aynı fakülteden de olsa) bırakacağım. Sonra uyanıyorum ve çocuklarım benim diplomalarımı ne yapsınlar, diyorum.

Ama babaları ODTÜ’lü olanlar...

Ağır, Ağır Susacaksın

Kartel gazetelerinde GS sayfası yapan kulüp kalemcilerinin, Ünal Aysal’ın “GS kompleksiyle yaşıyorlar” demesini, Fenerbahçe’ye “Ağır sözlerle yüklendi” olarak algılamaları, anlamaları ve başlık üstüne yazmaları, futbol medyasının bir kısmının, (çeyrek) biz yazdık oldu, iddialarını (hâlâ) sürdürdüklerini gösterir ki; yanlıştır, hatadır, ayıptır. (The Şapgalı Baba’dan ödünç aldık.)

Sayın Ünal Aysal’a, başkalarının yaşadıklarına müdahale düşüncesi var, gibi yanlış bir gözle (Gezi’ci gözü) bakamayız elbette. Çünkü kastedilen o yerde öyle bir yaşama şekli yok. Önemseme durumundan, isteğinden söz edilebilinir belki.

Didi, Fenerbahçe’nin teknik direktörü. Bugün ellerinde kantar, söz tartanların ağabeyleri, selefleri fırsatını bulup sordular: GS ile yapacağınız maç günü yaklaşıyor. Takımınızı ne zaman ve nerede kampa almayı düşünüyorsunuz Hatta geç kalmadınız mı

Didi, şaşkınlığını “Burada herkes, her şeyi biliyor” gibi bir cümleyle açığa vurmaz, şaşırmamış da olabilir. Şart değil ya...

Sözünü ettiğiniz ve bizim de önümüzdeki hafta maç yapacağımız GS takımının, ligin diğer takımlarından ne farkı var Kampı düşünmüyorum!

Vay, sen misin bunları diyen Didi Lakin ellerinden bir şey gelmedi ve susup, kaldılar.

Ünal Aysal öyle demiş olabilir. Taraftarlarını memnun etmek için başka/benzer şeyler de söylemiş olabilir. Kimin veya Ünal Aysal’ın ne söyleyeceğine, durduğu yer neresi olursa olsun, hiçbir medyacının karışma hakkı yoksa, ağır veya hafif diye tasnif etme hakları da yoktur.

Var diyorlarsa, yazıyorlarsa, kartel gazetelerini kullanıyorlarsa, maksatları ağanın sözünün üstüne söz söyleme komplekslerini tatminden ötedir; tahriktir, kışkırtmadır, provokasyondur!

Fakat unuttukları bir şey var. Fenerbahçe kulübü, camiası, taraftarları, sempatizanları kendi “ağır”lıklarından başka bir ağırlık tanımazlar. Ancak mizahlarına malzeme yaparlar, gülümseyen yüzlerin hep çoğalmasını istediklerinde...

Yazıyorlar: Bizim formamızı öyle taşıyamazlar,dedi bir GS yöneticisi.

Cevap metrobüs durağındaki ceketi armalı liseliden geliyor: Tamam, anladık! Bundan sonra sahaya bir görevli girer, itelediği market arabasıyla. Toplar, götürür.

Yazıyorlar: O formada ayyıldız var. O seviyede taşınmamalı, dedi bir GS yöneticisi ayrıca.

Allah, Allah çektiriyor bu itiraz, babasının elini tutup parka giderken cevap verme kuyruğuna giren küçük taraftara: Ama baba, Burak yahut ötekiler, bizim ceza sahamızı her kucakladıklarında, o formadaki ayyıldız toprakla temas etmiyor mu

Kartel medyasının kulüp kalemcileri, bu ülke insanlarını “ikileştirme” işlerini, ne kendilerinin, ne de seviyelerinin dikkat çekmediğini (artık ve ancak) anladıklarında mı bırakacaklar

Gerçi önemsiz ama, bugünün sorusu budur, dedik.

Gençliğin Dumanı

Maneviyat ateşi küllenmiş, durmayın,

Dirilsin gençlik, yakın da dumanı tütsün!..

Gemi sürükleniyor, saha dolu mayın;

Dirilen gençlik yakında, dümeni tutsun!..

Ruh Ve Sanat

Yük var çekilecek, yol var koşulacak;

Bunlar sorun olur mu, beslersen atı

Evlat var arkada kalan, ne olacak

Ruhunu besle, onu besler sanatı…

Ekrem Şama