Bağıra bağıra acısını arttırıyor insan. Böylece dışavurum gerçekleşiyor. Muhatabı olunan dışavurum, pişmanlık olarak da geri dönebiliyor sahibine... Sıkça kullanılıyor şu kelime: "Keşke!" Dert, afişe ediyor kendisini. Olaylar ve olgular kuşatıyor hayatı... Başka bir dünyanın mümkün olabileceğini zannetmeyenler ise, "teslim" oluyorlar yalnızca. Direnmiyorlar! Ne mi oluyor sonrasında? Direnişsizlik, başkasının "kulu" olmaya elverişli kılıyor insanı... Meşrulaşan tüketim faşizmiyle birlikte, "modern dünya" adı altında tek tip bir kültür biçimi dayatılıyor zihinlere... Kabullerle ve retlerle törpülenmesi gereken gelenek bir yandan, modern çağın tek tipleştiren kültürü bir diğer yandan, sıkıştırıyor insanı!
Eşyanın tahakkümü dolayısıyla, insan göremiyor kendisini insanda... Nesilden nesile intikal ediyor bu körelmişlik! Kopuş gerçekleşiyor ve güvenilirsizleşiyor hayat... Şiddet doğallaşırken, güdülen garez adaletsizleştiriyor ilişkileri... Korku öylesine hissettiriyor ki varlığını... Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplumda; güvenlik şirketleşiyor ve sektörleşiyor.
İtidalsiz davranış, insanı insandan uzaklaştırıyor. Onarmadan yıkmak kaçınılmazlaşıyor bu durumda...
Bütün tarihi boyunca "insan" olarak tanımlıyor kendisini insan. Biliyor çünkü: "Diğerlerine" nazaran, ruhî ve bedenî farklılıklara sahip! Hâl böyle iken, oluş birlikteliği açısından beliren "eşitlik" huzur veriyor insana... Yüksekte yer tutanların sıfırlanışı geliyor aklıma, sorguluyorum: "Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar neden emniyette değildir; ve neden, itibarlıyken itibarını kaybedene acımalıyız?"
Dünya "olduğu gibi" durmuyor. Neler ve kimler değişmiyor ki... Yaşantı denilen şey, çokça şey öğretiyor insana; terbiye ediyor! Fakat şikâyeti bitmiyor insanın... Gün geliyor, ideolojiler aracılığı ile anlamlandırmaya çalışıyor yaşananları... Çünkü yüzleştiği şeylerin, nasıl'ını ve niçin'ini merak ediyor insan; hâdiselerin künhünü...
İnanıyorum ki: "Bir şeyin ıstırabını çekmeyen, onu ne tanır, ne de sever." Amenna...
İnsan, insana rağmen "düzen değiştirmek" istiyor. Bu bekleyiş, bu temenni, bu heves... uykusuna yatılan tatlı bir hülya gibi zevk veriyor müdavimine! Kurulu düzeni inşa eden de insandan başkası değil aslında... Düstur belli: Herkes ve her şey karşısında sorumluluk hissetmek... Neye müsaade ediyorsan onunsun! Bakının etrafınıza, derdi olan herkes, düzen muhalifi... Özeleştiri yoksunluğundan kaynaklandığını düşündüğüm trajedi beliriyor yine: Başkalarının günahı ile ilgilenmek!
Esasen insanın insana rağmen "düzen değiştirmek" isteyişi, insanın her hâlükârda insanla çatışmasını ve çekişmesini normalleştiriyor.
Ne yaptı ise onu buluyor insan!
Mesele şu: Ortalama bir insanın hayat ile olan ilişkisi üç şeye düğümlü vaziyette: Kafa, kalp ve mide... Yalnızca maddeye veyahut yalnızca ruha indirgenen insanın "mutluluk arayışı" farklı mecralara sürüklüyor onu ister istemez.
İnsanın, madde ve ruh sentezinden ibaret olduğunu idrak edebiliyor muyuz?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



