Türkiye'yi "dış şoklara kırılgan bırakan" cari açığın, "bariz tehlike" oluşturduğu, sürdürülebilir olmadığı, ekonominin haricen rekabetçi olmadığına yönelik görüşlerin ağırlığı giderek artıyor. Avrupa'nın yaşamaya başladığı krize karşı tedbir uygulamalarının hükümet yetkililerince hatırlatılması da bunu ispatlıyor. Her ne kadar "kriz bu sefer teğet bile geçmeyecek" dense de, delip geçmemesine karşı nelerin yapılacağına yönelik adımlara ihtiyaç duyuluyor.
Bu durumda, zararın neresinden dönülemeyeceğinin belirlenmesi gerekiyor. Ekonomi gazetesi Financial Times'da yayınlanan , "Canlanma, Reform Eksikliğini Gizliyor" başlıklı analizde; Türkiye'de "inşaat sektöründeki patlamanın boyutu, ekonomik büyümenin ne ölçüde inşaat sektörünce sürüklendiğini belirterek ülkenin bir köpüğün ortasında bulunduğunun altını çiziyor. Türk ekonomisinin geçen yıl yaklaşık yüzde 9 büyüdüğünü, büyümenin çoğunun, ithalatı artıran, krediye dayalı iç tüketimin körüklediğini kaydeden gazete, bu durumun Türkiye'yi, Euro bölgesinde tırmanan bir kriz, ABD'deki yeni bir daralma veya Çin ekonomisindeki bir yavaşlama gibi bir dış şoka kırılgan bıraktığını da ekliyor.
Diğer önemli bir tespit ise; Royal Bank of Scotland'ın iktisatçısı Tim Ash'ın "yüzde 9-10 düzeyinde gerçek GSYH büyümesi ve uluslararası doğrudan yatırımla finanse edilmeyen, yüzde 8-10 oranındaki cari açık aşırı ısınma değilse, o zaman ne olduğunu görmede zorlanıyorum" sözleridir. Tim Ash "Dengesizlikler şişmeye ne kadar bırakılırsa, düzeltme o kadar sert olur" uyarısını da yapıyor. Çünkü bu sefer sadece devlet değil, millet de borçlu.
Ekonomi Raporlarında belirtilen 'istikrar ortamında, istihdam sağlayan, inovasyon odaklı imalatı önceleyen" bir hamlenin olması için, yeni anayasayı beklemenin zaman kaybı olacağını uzmanlar dile getirmeye başladı. "Sürdürülebilir Büyüme İçin Stratejik Dönüşüm" isteyenlere, bunun demokrasiden değil, ekonomik zihniyetten yola çıkılarak gerçekleştirileceğini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Kısacası ülkenin, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine olan bağımlılığının üstesinden gelebilmesi için büyüme modelinin tümüyle yeniden gözden geçirmesi gerekiyor.
Bunun için yapmamız gereken tek şey: hükümetin son 9 yılını, 1999-2001 dönemiyle değil, 1996-1997 dönemiyle karşılaştırmak olacaktır. Bu karşılaştırma yapılmadığı taktirde, koalisyon dönemlerini "kayıp on yıl" adıyla bir "tahribat" dönemi olarak adlandıranlar, olası bir krizde de hükümetin son on yılına aynı adı koymak durumunda kalabilirler. Görünen o ki; ülke ekonomisi, başarılı bir "tamirat" sürecine değil, başarılı bir "bakım" sürecine ihtiyaç duymaktadır. 54. Hükümetin yaptığı da bu bakımdır. Ancak bu sayede, Türkiye'nin şoklara karşı bu son on yılda bir hayli mukavemet kazandığını, daha önce kendisi bir kriz kaynağı olan bir ekonominin, küresel krizlere bile karşı koyabilecek mukavemete kavuşabileceğini söyleyebiliriz.
Yeni dönemde, zincirleri kıracak farklı yaklaşımlara açık olmak ve "stratejik bir dönüşüm" oluşturmak, anahtar niteliğinde olduğu halde, hükümetin elinde böyle bir anahtar bulunmamaktadır. Üstelik bu anahtar sorulduğunda da, sürekli kilitten bahseden bir anlayışla da karşı karşıyayız. Ekonomik dönüşüm için derin katmanlara sirayet edecek yeni bir reform dalgasının başlatılması, yeni anayasa yapılmasına ve buna dayalı olarak devletin baştan sona yenilenmesine kurban edilmemelidir.
10 yıl öncesi konjonktürden çok farklı olan yeni bir dünya düzenindeyiz ve fiyat ve finansal istikrarı sağlamaktan daha önemli olan üretim, istihdam ve rekabet odaklı dönüşümü gerçekleştirmektir. Bunun için de: Türkiye'nin mevcut iktisadi "yapı taşları" ya da "yapısalları'nın buna uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Bu yüzden yeni inşa edilecek model, tamirattan ziyade, elde edilen tecrübelerle yeni bir modelin oluşturulmasına yönelik bir hamle anlayışına dayanmalıdır. Çünkü, Türkiye'deki üretim yapısına bakıldığında, en büyük sektörler haline gelen alanlarda,


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




