“O zaferler getiren atların
Nalları altındanmış;
Gidişleri akına,
Gelişleri akındanmış.”
“Bayrak şairi” diye bilinen Arif Nihat Asya’nın Destan adlı şiirinin bu ilk kıtası, aslında destan edebiyatının da ruhunu ortaya koymaktadır. Bu ruh olmayınca, yahut bu ruha yabancı kalınca ne zafer kazanabilirsiniz, ne de kazandığınız dünya çapındaki zaferlerin edebiyatını ortaya koyabilirsiniz.
Yahya Kemal’in Akıncılar şiiri de bu ruhu yansıttığı halde, çoğu insana çocuk şiiri gibi görünür; tıpkı Ömer Seyfeddin’in hikâyelerinin de çocuk hikâyesi sanıldığı gibi… Halbuki milli ruhu destanlar ve destan kahramanları kadar hiç kimse temsil edemez. O yüzden olsa gerek, pozitivist ve Marksist yazarlar en çok milli konulara ilgi duyanları “sükut suikastı”na tâbi tutarlar. Çağdaş insanın bunalımını ortaya koyan modern şiirleriyle büyük yankılar uyandıran Necip Fazıl’ın da Sakarya Türküsü gibi dini ve milli temalarda şiirler söylemeye başladıktan sonra “sâbık şair” sayıldığını biliyoruz.
Bu milleti sevmenin bedeli ağır
Arif Nihat Asya’nın Destan yanında Bayrak, Fetih Marşı ve Naat gibi çok önemli şiirlerinden başka hayatın ve tabiatın çeşitli alanlarına dair güzel şiirleri olmasına rağmen, sırf destan konularını başarıyla ele aldığı için önemsenmediğini görüyoruz. Çünkü destan konularını ele alan epik şiirler yalnız onda değil, Cahit Kulebi ile Fazıl Hüsnü Dağlarca’da da vardır. Fakat Atatürk’le ilgili şiirleri dışında, onları da bu alandaki çalışmalarıyla kimse önemsemez. Dağlarca’nın şiir dünyasında Asu gibi insanın macerasını ele alan veya Vietnam Savaşımız gibi bizim tarih ve coğrafyamız dışındaki insanlara yönelen epik şiirler geniş yer tuttuğu halde, sekiz-on epik şiiriyle kimse onu ele alıp inceleme konusu bile yapmaz.
O yüzden doğumunun 100. yıldönümünde Arif Nihat Asya yeterince ilgi görmedi; ne doğduğu köyün ilçesi olan Çatalca’da, ne Kültür Bakanlığı yayınlarında ve ne de kültür çevrelerinde eserlerine karşı ciddi bir alâka uyanmadı. Sadece seçme eserlerini yıllardan beri yayınlayan Ötüken Neşriyat, Arif Nihat Asya’nın bütün şiir ve nesirlerini yayınlamaya başladı. Ölümünden bunca yıl sonra bile, Dr. Saadettin Yıldız’ın kitaplaşan tezleri ile Dr. Sakin Öner’in biyografi kitabı dışında Arif Nihat Asya’nın eserleri üzerine inceleme çalışması yapılmadı. Onun benimsediği şuuru romanlarıyla, özellikle de Çanakkale Mahşeri ve Âh Yemen! Ah! adlı romanlarıyla ortaya koyan Mehmed Niyazi’nin kültür ve edebiyat çevrelerinde aynı ilgisizliğe muhatap olmasının sebebi, yanlış değer yargılarıdır.
Evet, bu milleti sevmenin bedeli ağırdır; bu bedeli ödemeye hazır olmayan sanatçının ve siyasetçinin ortaya çıkmaması daha iyi olur. Yoksa çok kısa zamanda “u dönüşü” yaptırırlar.
Başka bir toplumda yaşasa eserleriyle Charles Dickens ve Tolstoy gibi bir romancı olarak değerlendirilebilecek nitelikte olan Ahmet Mithat Efendi, bazı okur-yazarlar tarafından edebiyat dışı sayıldı. Artık Mehmet Âkif de Nâmık Kemal gibi tarih öncesi şahsiyet biliniyor.
Ömer Seyfeddin’in hikâyelerini oğullarımla birlikte yeniden okuyup tasnif ederek yayınlarken de yaygın değer yargılarının böyle ilgisiz tavırlarıyla karşılaştığımız oldu. Herkes başkalarının yaptığı değerlendirmeyi, hem bizzat okuyup anlayabileceği eserlerin özüne, hem de kendisinin değer yargılarına tercih ediyor; yanlışlığın sürüp gitmesine göz yumuyor…
Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye Destanı ile Memleketimden İnsan Manzaraları adlı eserleri, İstiklâl Savaşı yıllarından hareketle büsbütün başka bir tablo ortaya koymaya çalışır.
Masallar film oluyor gerçekler masal
Çağdaş bir masaldan öteye hiçbir anlamı olmayan Yüzüklerin Efendisi ile Truva Savaşı’nı konu almış ve büyük masraflarla yapılmış filmleri gördükçe, kendi tarihimizdeki büyük zaferlerin nasıl muhteşem filmlerinin yapılabileceğini hayal ediyorum. Fakat bunların yapılabilmesi için önce edebiyatının ortaya konması gerekir. Bizim tarihimizde yaşanmış ve bütün safhalarının belgeleri bulunan zaferlerimizi destan ruhuna saygı olmadan anlayamayız.
Çanakkale Savaşı’nı düşmanın gözünden anlatan belge ve bilgilerin ağırlıklı olarak yansıdığı Tolga Örnek’in filmi tarihi yanlış anlamanın en çarpıcı örneğidir. Öyle ki, Mel Gibson’un baş rolünü oynadığı ve Avustralyalıların İngilizler tarafından nasıl aldatıldığını anlatan Gelibolu filmi, Tolga Örnek’in filminden daha fazla gerçeği yansıtıyordu. Çünkü Çanakkale Savaşı yalnız bizi değil, daha sonra Anzakları da İngilizlere direnişe yöneltmiştir.
Destanlarımızın edebiyatı ancak bu ruhu yaşayan veya empati yoluyla anlamaya çalışan insanlar tarafından oluşturulabilir. Bu oluşturulmadan milli kültürü yansıtacak olan sanat ve edebiyat eserlerinin temel değerleri ortaya konamaz. Edebiyat, lirik ve pastoral eserlerden çok epik türlerde ortaya konan eserlerle kendi milletinin ruhunu yansıtır. Bu eserler ortaya konmadan gösteri sanatlarıyla hangi ruhun temsil edileceğinin bilinememesi çok tabii…
Tarihimizin zaferlerini, onun ruhunu yansıtan edebi eserlerle gençlere ulaştırabiliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



