Bu ülkede işini hakkıyla yapan insanların ayakta alkışlanacağını beklerken, her fırsatta bu defolu yönetim tarzına muhatap olmak, beni ciddi şekilde rahatsız ediyor. Kurban verme alışkanlığımızı ne zaman bırakacağız? Ve biz bu ülkede doğru dürüst adam olmanın cezasını çekmeye her zaman hazırlıklı mı olmalıyız?
Kaç paraya satıldığımızı da bilmek herhalde en doğal hakkımızdır. Yusuf Halaçoğlu herhangi bir bürokrat değil ki; ''keyif benim, görevden aldım oldu'' deyip işin içinden çıkacaksınız. Sembol bir davada sembol bir isim olarak Halaçoğlu, bu ortamda görevden alınmışsa, Türk tarihinin ve Türk milletinin ayaklarının yere bastığı bir yer daha kaymıştır. Bu saatten sonra göreve geri de alsalar, artık dönülemez bir biçimde masada bir yenilgi yaşadık.
Bunun sonuçlarını almaya başladığımızda, böyle sorumsuzca kararlar alan yönetici erkini tarihe karşı suçlamaktan başka yapacak şeylerimiz de olmalıdır. Her zaman eksikliğini hissettiğimiz bir şey var bu ülkede, hem milli derinliği, hem de devlet tecrübesi olmayan insanların yönetici makamına oturması işlerimizi içinden çıkılamaz bir hale sokmaktadır.
Doğru yerde doğru adamların aklına uymak zorundadır yöneticilerimiz. Bir kararı alırken, kimse kafasına göre ''ben yaptım oldu'' diye karar alamamalıdır. Masada çok ciddi yara aldık. Burada bir kabileyi ya da bir aşireti yönetmekten bahsetmiyorum. Devlet - i Ali Osman mülkünün varislerinden bahsediyorum. Düşülen bu zilletten nasıl çıkılacağı konusunda da kafalarımızı yormamız da lazım değil mi?
İşin içinde basiretsizlik de var, kısmen umursamazlık da. Yusuf Halaçoğlu nasıl kurban verildiyse, demek ki bu ülkede herkes şartlar olgunlaşınca kurban verilebilir. Oysa bu mantıkla hareket ettiğinizde, bu ülkede hiçbir bürokratınızda devleti için, milleti için ve ülkesinin değerleri için iyi bir şeyler yapma hevesi, arzusu ve iştiyakı bırakmazsınız. Bu çok ciddi bir yozlaşma ve çürümeyi de bize dayatır.
“Hadi gel, Erzurum'a gel” diyordu İbrahim Erkal. Erzurum iyi, hoş bir şehrimizdir. Ermeni mezalimini yaşayan şehirlerimizin başında gelmektedir. Ben isterdim ki, Erzurum'a mağdur edebiyatıyla değil, masada adam gibi işler yapmış devlet adamı ciddiyetiyle gidebilselerdi. Oysa bu şanslarını kaybetmişlerdir. Erzurum'dan çıkıp ülkemizde etkili yerlerde söz sahibi olan kanaat önderlerimiz hiç olmazsa bu uyarıları yapmak zorundaydı.
Zaman zaman bazı uç fraksiyonlarda dolaşan insanların yazdıklarında abartılı dediğimiz iddialara rastlıyoruz. “Falanca kanaat önderi Ermeni'dir, falanca kişi Yahudilikten dönmedir'' şeklinde. ''Hadi canım sen de'' deyip geçsek bile, öyle bir noktaya geliyoruz ki, “acaba olur mu” dediğimiz zamanlar da oluyor işte. Ağızlarından bir laf, bir ses duymak istediğimiz bu kanaat önderlerinin suskunluğu da işin üzerine tuz biber ekmiyor değil hani. Bu suskunluk hayra alâmet değil. Biz asla kabul etmiyoruz. Özellikle Ermeni mezaliminden mağdur olmuş dedelerin torunları da asla kabul etmemelidir. Buradan ülkemizin karar mekanizmalarına ciddi uyarılarda bulunmak zorundayız. Bu haliyle bu basiretsizlik devam edecek olursa, siz bu ülkenin geçmişine ve geleceğine yazık edersiniz.
Vatan, millet, devlet, bayrak, değer, vazife aşkı ve ülkeye tam sadakat gibi bütün güzel duygularımızı anlamsızlaştırırsınız.
Halaçoğlu'nun görevden alınmasından sonra Taraf adlı gazetede ''Halaçoğlu artık tarih!'' şeklinde bir manşet yayınlandı. Bu üslup derinlerde hangi nefreti taşıdığı belli olan bir üsluptur. Hrant Dink cinayeti tabi ki bizim hiç tasvip etmediğimiz bir saldırganlık örneğidir. Bunun yanında bu milletin değerlerine alenen küfredenlere de bizler prim verecek olursak; bu ülkede başı dik ve onurlu yaşama şansımızı kaybederiz.
El kadar Ermenistan karşısında kendi içimizden çıkardığımız devlet adamlarımızı harcıyorsak, burada oturup yeniden düşünmek zorundayız. Bunun sonu gelmez ve gelmeyecek de. Göreceksiniz, bu ihanet halkasının ilk adımıdır. Devamı da istenecektir.
Bugün Halaçoğlu'nu kurban verenler, yarın ''vermem'' dese de, öteki kurbanları da verecektir. Bizim imam camiasının çokça anlattığı ''sarı öküz hikâyesi'' vardır ya. Çoğumuz bu hikâyeyi biliriz. Misal aynı misaldir. Halaçoğlu'nu verenler, kendilerinin de kurban olarak istenildiğinde arkalarında kimseyi bulamayacaklar.
Sanırım Halaçoğlu'nun azlinden sonra bu ülkenin değerlerine sadakatle bağlı bürokratlarımız, görevden azledilme korkusuyla yaşayan vezir konumuna düşecektir ki; bundan da biz değil, düşmanlarımız alabildiğine faydalanacaktır.
Diaspora karşısında, Türk tezinin en önemli ayağı sakat bırakılmıştır. Herkese incik boncuk dağıtanların kendi insanlarına karşı bu kadar kör ve sağır olmalarını anlayabilmiş değilim.
Laf mı kaldı, daha ne söyleyelim?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



