Duramıyordum yerimde, heyecanım had safhadaydı. Eğer kalp, tansiyon veya benzer bir rahatsızlığım olsaydı, hiç kuşkusuz masa başında kalırdım. Televizyon başında heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. "İşte bu", "İşte olması gereken, yapılması gereken bu!" diyordum. Sabaha kadar gözlerim uyku tutmadı, vücudum yorgun düşmüştü fakat zihnim dipdiriydi. Son zamanlarda bu kadar heyecanlandığımı, bu kadar dik durmanın şevkini yaşadığımı hatırlamıyorum.
Fakat böylesine önemli bir olaydan sonra makul ve mantıklı bir açıklama alırız düşüncesiyle kendilerine mikrofon uzatılan "monşerler", Bitti Türkiye, Türkiye artık bir Ortadoğu ülkesi oldu, Hamas'ın kuyruğuna takıldı" nakaratlı laflarıyla, ağzımızın tadını kaçırmaya çalışmışlarsa da aklı başında, sağduyulu yorumcularla heyecanım kesintiye uğramaktan kurtuldu.
Bu zamana kadar bu ülke bunlardan neler çekti, neler... Türkiye'yi esas batıran, koskoca ülkenin iki yakasının bir araya gelmesine engel olan, onların bu pısırık ve korkak tavırlarıydı.
Türk milleti temsilcisi vasıtasıyla "Ben de varım" diyordu. "Beni görmeden, beni dinlemeden hareket edemezsiniz" diyordu. "Dünya devleti" olmanın haklı bir haykırışıydı.
Ertesi gün üç defa İsrail'e giden ve çeşitli incelemelerde bulunan bir arkadaşım, "Akşamki hadiseden sonra kendime geldim, yürüyüşüm değişti" diyordu.
2009 yılının Ocak ayının 29'u Perşembe günü akşamında İsviçre'nin karlarla kaplı ısının sıfırın altında olduğu Davos kasabasında tarihe not düşüldü. Zulmü alkışlamamanın, zalimi sevmemenin notuydu bu... Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi" olarak buruk, kırık gönüllerin ısındığı; ölgün, yılgın ruhların dirilmesine vesile olduğu bir geceydi.
Olağan bir günün akşamıydı... Birçok kimse gibi işten eve gelip yemek masasına oturmuştum, karşımda da televizyon açık, haberlere bakıyorum. Davos'tan canlı yayın yapılıyor, karşımda dört tane lider (Erdoğan, Banki Moon, Amr Musa ve Şimon Peres) var ve can alıcı bir konuyu tartışıyorlar. Filistin meselesi ve Gazze. İlk üç konuşmacı söylemek istediklerini belli bir üslûp içerisinde ortaya koydular ve doğal olarak İsrail'in yaptıklarını haksız buldular.
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e söz verildiğinde, daha bir dikkat kesildim, yaptıkları bu zulme rağmen ne söyleyecek diye... Oysa Şimon Peres yumdu gözünü açtı ağzını. Dünyanın gözünün içine baka baka yalanlarını sıralamaya başladı. İnsanın kanı donuyordu söyledikleri karşısında... Sanki Filistinli bir liderdi konuşan... Sanki öldüren değil ölenlerin temsilcisiydi, zalim değil mazlumdu.
Pişkinlik, aymazlık olur da ancak bu kadar olurdu. Baskın çıkmak için hem yüksek sesle konuşup hem de olabildiğince mağdur rolü oynayarak 25 dakika dünya ile alay etti. İsrail'in yaptığı zulmü saatlerce anlatsanız Peres'in anlattığı kadar net anlatamazsınız. Bu bir ibrettir almasını bilenlere...
Böyle bir konuşma karşısında sessiz kalınamazdı. Sessiz kalmak bütün söylenilenleri kabul etmek olurdu. Ayrıca konuşmasında Türkiye başbakanına hem suçlayıcı hem de "Sen de kim oluyorsun" edasıyla oldukça üst perdeden hitap etmişti. Yenilir yutulur bir şey değildi.
Bırakınız direkt muhatap olmayı dinleyenleri bile çıldırtan bir konuşmaydı. Bu söylenenlere, toplantıyı yöneten kişinin küstahlığı da eklenince Erdoğan "haklı" tepkisini gösterdi. "One minute"le başlayan kısa ve özlü birkaç cümlesi ve ardından protesto ederek toplantıyı terketmesi söylenecek bütün sözlerin, savunmaların fevkindeydi. Orada söylenecek hiçbir söz bu kadar etkili olamazdı.
Erdoğan iletişimin, söz hatta sözden de etkili olan "beden dili"ni en güzel bir şekilde kullandı. Bu zamana kadar "lâ yüs'el" kabul edilen İsrail'e ve İsrail'in liderine "Siz insan öldürmeyi çok iyi biliyorsunuz" diyordu. Siz katilsiniz anlamına gelen bu sözle, Peres'in lafları "aynı oranda" karşılık buluyordu.
Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olarak bu çıkışla sessiz ve kimsesiz "dünya insanı"nın duygularına ve düşüncelerine tercüman oluyordu. Zulmü alkışlayanları da resmen ve alenen kınıyordu.
Türk milletinin mâşerî vicdanındaki "Kim demiş uysal koyunum, kesilir fakat çekmeye gelmez boynum" ifadesi eyleme dönüşmüştü.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




