Amerikan tarzı yönetim anlayışının körü körüne ve ruhsuz kopyalarına iş dünyasında rastlamak mümkün ülkemizde de. Büyük şirketlerin gösterişli ve şık ofislerinde çalışan janjanlı ve havalı çalışanlarının, gerçekte bu toplumun birer ferdi olduğunu bilmek ne kadar da acayip aslında. Amerikan filmlerindeki benzerleri gibi elde karton bardak kahve, metroda finans haberlerini okumak yerine metrobüsten inip dolmuşa bindiklerini düşünmek ve hatta görmek ne kadar da karmaşık duyguları beraberinde getiriyor.
Kişisel gelişim uzmanı, yaşam koçu veya yönetim gurusu, iş sihirbazı tarzından tanımlamalarla anılan kimselerin kitaplarında veya konuşmalarında, konferanslarında anlattıkları formülleri yaşamlarına uygulayan insanların varlığını bilmek de insanı şaşırtıyor. Lüks otellerde kişi başı bilmemkaç yüz dolara verdikleri seminerlerde bir bakıma "milleti söğüşleyen" Yogiler veya meditasyon guruları gibi geliyor bu Amerikanvari yaşam ve iş hayatı danışmanları insana. Amerikanvari bir başarı hikayesi yerine emekliliğine kaç gün kaldığını, yarın öbür gün işten atılıp atılmayacağını veya biriken kredi kartı borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünen insanlar sanki biraz daha bize özgü geliyor. Türkiye'de hayatın gerçekleri ve dinamikleri hiçbir yerle benzeşmiyor yani.
Profesyonellik vurgusuna ağırlık verilerek, aslında kapitalist vicdansızlığın ve zalimliğin insan doğasına aykırı kuralları makyajlanıyor bizim gibi gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde. Gerçi, gelişmiş ülkelerde de şirketlerin menfaatleri insanların menfaatlerinden öndedir ve bu durum dünyadaki tüm çalışanlara teşmil edilebilir.
Şirket felsefesi, yeniden yapılanma, oryantasyon, koordinasyon, organizasyon, executive manager, chief executive officer, direktör vs gibi süslü püslü ve şişirilmiş ifadeler, sanki herkesin yaptığından daha farklı ve anlamlı bir şeyler yapıldığını düşündürmek, ücretli köleliğe ambalaj geçirmek gibi bir şey sanki. Kürek mahkumları gibi bordro mahkumları var artık ve işin kötüsü de bunlar köle olduklarının da farkında değiller. Şirket arabaları, bol sıfırlı maaşlar, limiti yüksek kartlar ve sonu gelmeyecek sanılan ışıltılı iş hayatı, bir kriz neticesinde veya şirketin tepe taklak olması sonucunda son bulabiliyor. 2001 krizinden sonra bankacılık sektöründe işten çıkarılan binlerce insan örnek olabilir mesela.
Çalışanlarının şirketi sahiplenip kendi işiymiş gibi daha da fazla çaba göstermeleri, daha fazla mesaiye kalmaları, ancak aldıkları ücret konusunda fazlasını talep etmemeleri ve bütün hayatlarını o kıytırık şirkete indirgemeleri asıl istenen. Yönetim guruları, iş dünyası sihirbazlarının temel fonksiyonu da bu. Şirketin daha fazla kâr etmesi için daha verimli çalışılması gerekse, bu aslında çalışanların nefes bile almadan, çay bile içmeden ve hatta ihtiyaç için bile daha az mola vererek çalışmaları demek. "Daha çok ve pestiliniz çıkana kadar çalışın" demek yerine bunun terminolojiye uydurulmuş şeklini söylemek yönetim guruluğu demek oluyor sanki.
Mesela, "biz bir aileyiz" gibi bir sloganı sarf eden bir şirket söz konusuysa (istisnalar hariç tabii) orada muhakkak Amerikanvari bir yönetim anlayışının bayağılığı ve ucuzluğu da muhakkak vardır. Çalışan işyerini sahiplenecek, ailesi gibi görecek, ancak şirket çalışanıyla kendi çıkarı arasında bir tercih yapması gerekince kendi çıkarını tercih edecek ve buna da "aile" denecek. Kapitalist uyanıklık, menfaat uğruna kutsal değerleri de metalaştırmayı ve ucuzlatmayı iyi bilir. Göstermelik şirket yemekleri, piknikleri, spor müsabakaları düzenlemekle çalışanının aklını başından alır. Ancak, işler biraz kötü giderse ve birtakım önlemler alınması gerekirse de ilk olarak çalışanların işten çıkarılması akla gelir. Hem "aile" olmaktan bahsedip, hem de ilk fırsatta "aile ferdini" kapının önüne koymak tam da kapitalist ahlaka göredir.
Bir diğer gölge oyunu da şirketin tüm çalışanları arasındaki hiyerarşiyi sözümona kaldıran, onları bir ekibe dönüştürecek olan sosyal faaliyetler (müzik grubu, tiyatro gösterisi vb) olarak çıkar karşımıza. Profesyonel iş yaşamı diye yere göğe koyamadığımız ve mütemadiyen insanların birbirlerinin kuyusunu kazdığı, kişisel menfaat ve beklentilerin her şeyin önünde yer aldığı bir ortamda, göz boyayan ve insanları rol yapmaya iten bu gibi etkinlikler, geriye hatıra olsun diye çekilmiş resimlerde yalandan gülen pişkin suratlar bırakacaktır sadece. İnsanların her türlüsünü bir araya getiren ve hiyerarşi dağlarını da dümdüz eden bir uygulama olarak, mesela namazın gündeme gelmemesi de iş hayatına yakışan bir tavırdır. Çünkü, profesyonel iş yaşamı neferleri mümkün mertebe inanca dair mevzulara girmemek üzerine şartlanmak durumunda bırakılırlar. Modern yaşamın ve hayattan keyif alma konularının birer üstadına dönüşen fertler, kendilerine ve içinden geldikleri öze yabancılaşmak durumunda kalırlar. Amerikanvari iş yaşamının bir ferdi olmak demek, her daim caz dinleyip (gerçekten zevk alarak dinleyene sözümüz yok, yapmacık olanla meselemiz), "keyifli" şeylerin peşinde koşan, her fırsatta "merci" diyen ve yerel tutum ve davranışlara saplanıp kalmamış olmak demektir biraz da.
Kağıttan bebekler ve sahte kahramanlar olarak gününü geçiren insancıkların, günlük hayatın hayhuyuna karışıp yaşadığı toplumun gerçekleriyle yüzleşmesi, ofislerde solunan yönetim gurusu ve iş yaşamı sihirbazı havalarının da solup gitmesiyle son bulur her daim. Memleketten gelen akrabasını otogardan almaya gidecektir bir tanesi, diğeri de hafta sonu amca oğlunun düğününde göbek atacaktır belki de. Kapitalizm, sahip olduğu yozlukları küreselleşme ve yerel değerlerin öldürülmesi şeklinde bünyelere zerk ettikçe, tek gerçek ideoloji olduğunu düşünenleri de birer müsveddeye dönüştürür her defasında. Pırıltılı yaşantıların ardından kapının önüne konma ve bir bakıma kullanıp atılma belki kendine getirir arafta duran insanları. Yönetim guruları ve iş yaşamı sihirbazlarından uzak olun şimdilik.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




