Deniz kenarında balık tutan adam, oltaya taktığı yemle balığı kendine çektiği gibi toprak da bize yemler veriyor ve bir gün kendine çekiveriyor.
Dağlarda, ovalarda av avlayan insan bir gün geliyor kendisi de av oluyor.
Servet avcılarının, şöhret avcılarının, oy avcılarının... bakış oklarından ve söz kurşunlarından kendisini kurtaramıyor.
Kafeslediği kuşuna konuşma öğreten adam aslında kendisi de bir başkasının öğrettiklerini konuşmaktadır.
İnsanın kafesi görünmez, kuşun kafesi görünür.
Serada tatsız ve kokusuz sebze yetiştiren insan aynı zamanda kendisi de sera eğitiminden geçmektedir ve ilminin ne kokusu ne de tadı vardır.
Sera sebzesi soğuğa ve sıcağa dayanamaz.
Kafes kuşunu salıverseniz diğer kuşlar gibi uçamaz, yem bulamaz.
Kendilerini besleyecek yem de bulamazlar da verilenle yemlenirler
Sera eğitiminden geçen, papağan gibi öten insanlar da uluslararası hava sahalarında uçamazlar, ilmin engin denizlerinde yüzemezler.
Topuğunu geçmeyecek denizlerde yüzen bu insanlar, yanında yetişen insanlara çanta taşıtarak, öğrencilere hava atarak heveslerini alırlar.
Kendilerine özgü güzel kokuları olmadığı için kötü kokuları çıkar bunların.
Bazılarından güzel koku geliyorsa dikkat edin ona da sun'i/yapay sprey sıkılmıştır.
Her insanın doğuştan getirdiği karakteri, parmak çizgisi, güzel kokusu vardır.
Çocukken o kokuyu duyarsınız.
Büyüdükçe o kokunun kaybolduğunu görmeye başlarsınız.
Çünkü çocuğu kendinize benzetmeye başladınız.
Yapay spreyler sıkmaya, yapay düşünceler öğretmeye başladık.
Çiçek yetiştirirken onun kulağına düşmanını veya dostunu söylemezsiniz.
O kendiliğinden bilir.
Çocuğunuza söylediğiniz düşman veya dost, sizin hoşlanmadığınız veya hoşlandığınız insanlardırlar.
Halbuki sizin hoşlanmadığınızdan o çocuk hoşlanabilir.
Çiçeğin havasını ve suyunu verdiğiniz, ona tabii ortamını hazırlayınız yeterlidir.
Hatta dünyayı yeşertmeye çalışan değerli uzmanların dediğine göre tabii ortamda yetişen ağaçla, insan ekimi olan ağaç denk değilmiş.
Tabii olan hem güzel, hem dayanıklı, hem de kokulu olurmuş.
İslam tarihinin ilk üç asrında eğitim Meşk usulüyle imiş.
Yani hoca ve öğrenciler diledikleri saatte, diledikleri yerde, diledikleri zamanda diledikleri dersleri verir ve alırlarmış.
Dördüncü asrın başlarında devlet işe el atıp, sınıfa sıkıştırmaya, zamanla sınırlandırmaya, notla baskı uygulamaya başladığında o günün uleması ayaklanmış ve "İlim öldürülüyor" diye feryat etmişler.
Günümüzde müzik eğitiminde "Meşk" usulünü kabul edenler, matematikte, fizikte, kimyada "Meşk"i kabul etmediklerinden dünya çapında ilim adamı yetiştiremiyorlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



