İdarenin ve idarecinin zaafiyeti, yetersizliği Türkiye'yi geri bıraktı. "İşe göre adam" yerine "adama göre iş" demenin faturasını, halihazırda "gelişmekte olan ülke"den "gelişmiş ülke" sınıfına geçememekle ödedik, ödüyoruz. Bir ülke bu kadar uzun bir süre "gelişmekte" olamaz. Süreç, er ya da geç nihayete erecektir, ama bir türlü ermedi. Karnemizdeki zayıfları, kimseye göstermeden düzelttik. Aldığımız sahte aferinler, içi boş övgüleri zafer kazanmışçasına takdim ettik başkalarına. Yıllar sonra geldiğimiz noktada, günü kurtardığımız zamanları boşa harcamanın kızgınlığıyla da bakmalıyız kendimize.
İdare etmeyi, "yönetmek" olarak değil de "durumu kurtarmak" olarak mı düşündüğümüzden şüphe ediyorum. ("İdare etmek" meselesi, kısa süre önce değerli yazarlarımızdan biri tarafından da ele alınmıştı, ismini anımsayamadığım için özür dilerim.) Bu kadar yanlışı yapmak tesadüfle açıklanamaz sanki. Somut bir örnek vermekten özellikle kaçınıyorum, muhakkak herkes kendi tecrübelerine göre için dolduracaktır anlattıklarımın. Günlük hayattan tutun da, çok daha ciddi meselelere kadar her safhada kendimize özgü bir sakarlıkla malulüz. Özeleştiriye bu kadar muhtaç olduğumuz bir dönem, tarihimizde çok sık yaşanmamış olsa gerek.
Ufakken çok sık duyduğum bir şey vardı: KİT'ler arpalık oldu. KİT'in Kamu İktisadi Teşekkülü olduğunu öğrenmiştim ama arpalık olmasına hiçbir mana verebildiğimi hatırlamıyorum o zamanki aklımla. İnsan, tecrübeyle öğreniyor birçok şeyi; bu tecrübelerin çoğunun da acı olması ne garip! "Arpalık" diye tanımlanan, 1.000 kişinin yapacağı işi 5.000 kişinin yapmasıyla suçlanan KİT'lerin, çözüm olarak özelleştirilmesi (yok pahasına yabancılara satılması da denebilir, özellikle de stratejik öneme sahip olanlar için geçerli bu) sorunun üzerine "tüy dikmek"tir, çözüm denemez. Kıt kaynaklarla yapılmış tesisleri, kurumları verimli hale getirememek sorununu çözememenin neticesinde IMF'nin koltuğunda oturan "daimi müşteriler"den biriyiz şu anda. Basit bir misaldir, ancak Türkiye'nin "yönetememe" sorununun en bariz hali gibidir KİT'ler. Her iktidarın "kendi adamları"nı istihdam etmesi, "işe göre nitelik" aramayı geçersiz kıldı neredeyse.
Kötü yönetmek de bir ihtimaldir elbet, çözümü ise "yöneten"i veya "yönetim şekli"ni değiştirmek olabilir. Bunun yerine, işletme veya kurumu elden çıkarmayı hangi mantığa sığdırabiliriz? Pire için yorgan yakmak gibi olur. Hele ki, bir ülkeyi ayakta tutan sanayi kurumlarından bahsediyorsak, hepten mantıksız bir hal alıyor. Bu sürecin sonu, kendisi hiçbir şeyi üretemeyen, kendisine ait hiçbir ciddi kurumu veya işletmesi kalmamış ve insanları yabancı firmaların çalışanı olmak için can atan (ki mecburiyetten) bir ülke olmaktır. İktisadi bir şeyler söylemek istediniz mi çoğunlukla rakamlarla, istatistiklerle karşılaşmayı bekliyor insan. Rakamlarla boğmak istemem, insan boyutu üzerinden gitmek istiyorum. Anlatmak istediğim nitelik değişmesi, bir bakıma ahlaki bir değişmeyi de kapsıyor. Zihniyetler veya sistemler değişti mi ahlak dolayısıyla insan da değişiyor ister istemez, insani prensipler de. İş artık "ehline verilmiyor" en basiti. Eşyanın tabiatı gereği de, ehline verilmeyen işten bir netice almak da mümkün olmuyor.
Ne kadar da kendimize özgü olduk, şaşmamak zor. Tembel öğrenci, tembellik yapmaya teşvik edilmezdi önceden, çalışmanın erdemli bir davranış olduğuna ikna olsun istenirdi. Başarısızlık, ödüllendirilme vesilesi değildir, ne teoride ne de pratikte. Halbuki, geldiğimiz noktada başarısızlık veya beceriksizlik ödüllendirilmiyor demek ne kadar kolay acaba? Rütbe kazanmak veya bir üst makamla ödüllendirilmek için başarısız olmak mı gerekiyor artık? Kesin bir şekilde hayır diyemeyiz gibime geliyor. "Adam kayırma", "torpil yapma", birer iktisadi terim oldu olacak neredeyse. Güya bittiği söylenen ve ciddi ciddi propaganda malzemesi bile yapılan "Hamili kart yakinimdir" vakası gösteriyordu televizyonlar yaklaşık birkaç ay önce. İktisatta "kötü para, iyi parayı kovar" diye bir kural vardır. Onun benzeri, "başarısızlık ve beceriksizlik", "başarı ve liyakat"in yerini almıştır. Ayakların baş olduğu bir süreçteyiz, ne zaman çıkarız bu tünelden, bilen yok.
Bu duruma gelmemizde popülist ve bilgece olmayan yaklaşımların da büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. "Yönetmeye" talip olmak bu kadar kolay mı olmalı acaba? "Yöneten" için aldığı sorumluluk nispetinde zor olmalı gece yastığa başını koymak. Binlerce, milyonlarca insanın yükünü sırtlamak, onlar adına hesap verebilmek için "delikanlı", "karizmatik", "ağzı laf yapan" veya "çok sıkı polemikçi" olmak ne derece yetecektir, tartışılır. Siyasetçi, farklı bir düşünce sisteminin adamıdır; kabul. Kendine göre bir mantığı ve olaylara yaklaşımı da olabilir, olacaktır. Ama bütün bunlar, "oy" denen ve uğruna her türlü fedakârlığın ve cambazlığın yapılabildiği modern zaman miti uğruna mavi boncuk dağıtmayı meşru kılmaz, kılmamalıdır. Ancak, kılmıştır.
Popülist politikalar, herkese dağıtılan "mavi boncuklar"dır. Ve "mavi boncuk" güzel görünür, göze hoş gelir ama faydalı bir şey değildir. Yönetememin sorumlusu bir kişi olsa bile etki alanı bir kişiyle sınırlı kalmaz. Vebalinin büyüklüğü de buradan kaynaklı.
Oturup adam akıllı düşünmeli: Yönetmek demek salt bir karar almak meselesi midir, yoksa başlı başına bir maharet mi? Şunu da tespit etmek de fayda var: Yönetememek de ayrı bir sanat, ayrı bir uzmanlığa dönüşüyor ülkemizde. Keşke bu kadar "maharetli" (!) insanlar olmasaydı bu diyarda!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



