Uzun süredir seyahat yazıları yazmayı bırakmıştım. Yollar yormuş, artık gözümü iyice korkutur olmuştu. 1985'de başlayan Anadolu yürüyüşü 2002 yılına kadar aralıksız, bırakın büyük şehirleri, ilçelere, kasabalara, köylere varana kadar sürmüştü. Sonra bir yorgunluk çöktü üstüme. Artık şehirlerarası otobüslere binmek zül gelmeye başladı. Yola çıkacağımda yol gözümde büyüyor ve sıkıntı veriyordu. Bu onmazlığı bazen trenlerle aşma denemelerim oldu. Başarılı da bir yöntemdi. Ne var ki demiryollarının yetersizliği bu alternatifi de yok etti.
Yer yer Anadolu yollarında bir ırmak kenarında durup buz gibi sularda abdest almak, bir dere kenarında namaza durmak, sonra çocuklarla piknik yapmak... Anadolu'nun bozkırlarında dolaşmak, tezek kokan köy yollarında yürümek, yaylalarda nefis çam kokularını solumak, kuzuların zıplayışlarını, oğlakların sıçrayışlarını seyretmek elbet güzeldi. Lâkin güç yetirebilirsen. Bir de 10- 15 yıldır bazı Avrupa ülkelerine sıklıkla seyahat işin tuzu biberi olmuştu.
Bu yoldan, yolculuktan seyahatten yorulmuşluk, tabii zorunlu seyahatleri engellemiyordu. Özellikle de sıla-i rahim için yapılan yolculuklar...
Bu vesileyle yine yollar diyor ve kuyu, kıyı ve liman kenti İzmir'e doğru yola çıkıyoruz. Yolculuk sırasında en fazla dikkat çeken yol kıyısına konulmuş tezgâhlar... Bursa'ya giriş ve çıkışta yol kıyılarına kurulan barakalarda kasalara dizilmiş olan şeftalileri, Balıkesir'e yaklaştığınızda püsküllü soğan demetleriyle yer değiştiriyor, Manisa'ya yaklaştığınızda tezgâhlara dizilmiş kavunlar ayrı bir çeşni ve renk katıyordu, yollardan gelip geçenlere. "Şekerden tatlı Kırkağaç kavunları" diye satıcıların bağırışları ise ilginçti. Bir de yol boyunca tezgâhlarda çanak çömlekler gerçekten görünüm açısından cezb ediciydi. Manisa'da, bu şehzadeler şehrinde üzümler daha olgunlaşıp yüzünü gösterememişti. İzmir ise efsunlu bir gelin gibi yine gelenlerini çok sıcak bir biçimde sarıp sarmalıyordu.
İzmir yüzünü hızla değiştiriyordu. Yeni semtler, yeni mahalleler oluşmuştu. Kordonboyu'ndan artık şehrin yüzünü karartan, gelenleri bezdiren körfezin kötü kokusu kaybolmuştu.
Ege insanının yine bohemliği bütünüyle şehre hâkimdi. Fakat anıların çağrışımı karşısında bu şehrin geçmişine dalıp gidiyordu hayâller. Kemeraltı, tarihi Saat Kulesi, Küçük Konak Camii... Sonra Kemeraltı.
Kemeraltı Caddesi İzmir'in en çok tarih kokan yeridir. Camileriyle, hanlarıyla, hâlâ Arapfırını'nda tarihe direnen cumbalı evleriyle buram buram tarihi koklarsınız. Kemeraltı'nda dükkânlar kalite açısından ciddi bir kayba uğrasa da siz buna aldırmaz, Havra Sokağına kadar binlerce, daha çok İstanbul'un Bağdat Caddesi'ni hatırlatan kalabalık arasında yalnız ve bir başına bir şekilde yürürsünüz. Havra Sokağı'nın karşısından içeri doğru girip tarihi Kestane Pazarı Camii'yle yüz yüze gelirsiniz. Caminin büyük kapısının hemen yanı başında uzun beyaz sakallarını çevrelediği aydınlık yüzüyle limon satan Hacı Yakup Amcayı ararsınız. Lakin arayışlarınız boşunadır. Çünkü çoktan Hacı Yakup Amca ötedeki yerini almıştır. Camiye avlusunun başlangıcındaki büyük kapıyı geçtiğinizde ikinci değişiklikle karşılaşırsınız. Kitapçı Turan Ağabey'in büyük özenle raflara dizdiği kitapların yerinde yeller esiyordur. Biraz daha yürüdüğünüzde "Kestane Pazarı Üniversitesi"nin mutfağının lavabo yapıldığını gördüğünüzde aşçı Celal Amca'yı boşuna ararsınız. Sol tarafta caminin altında bulunan büyük yemek hanenin kitapçı dükkânı olduğunu Hacı Turan Ağabey'in dükkânını buraya naklettiğini gördüğünüzde biraz şaşalasanız da kitapların büyüsü üzüntüsünü bir nebze azaltır. Artık cami avlusuna çıkmak için merdivenleri adımlarken garip bir heyecanın ürpertisiyle donanırsınız. Çünkü cami avlusunda onlarca genç koşup, oynuyordur. Bu manzara hayâl değildir. Yine Kestane Pazarı Camii ve Kur'an kursu oradadır. Merdivenlerin bitişinde sağ taraftan gelen Kur'an sesleri sizi adeta büyüler. Burası zamana direnen ülkenin en köklü eğitim merkezlerinden biridir.
Kestane Pazarı Camii avlusunu dolaşırken her işten anlayan Niyazi Ağabey'in sesi artık duyulmasa da avlunun sağ tarafındaki boşluk garip bir hüzün verir. Çünkü oradaki büyük kütüphane yoktur. Biraz ilerinde ise 5-6 metrekarelik oda da artık yoktur. Geçmişte bu küçük odada Fetullah Hocaefendi (Gülen) kalırdı.
Artık daha fazla hatıra sandığını açmadan tekrar merdivenlerden iner ve Kemeraltı'nda yürümeyi sürdürürsünüz. Şadırvan Camii, sonra da Hisar Camii...
Hisar Camii'ni görme gayretleriniz boşunadır. İzmir'in en büyük tarihi camisidir ve tamirattadır. Caminin önünde çevresindeki çiçekçileri inceleyip, cami şadırvanın çevresine sıralanan bir sandalyeye oturup çayınızı yudumlarken bir demet hatıra dersiniz. Çünkü Cuma vaktinde cemaat camiden çıkmakta, sizin de içinde bulunduğunuz Ali, Osman, Mustafa, Zeki Kondu gibi Akıncılar ellerinde 70'li yılların meşhur dergileri olan "Tevhid", "Şura", "Hicret" olduğu hâlde tok sesleriyle binlerce cemaate şu cümleleri haykırmaktadır: "Adımız: İnsan..." "Vatanımız: Dünya..." "Çağın beklediği nizam: İslâm..." "Yıldırmaz bizi yağlı urganlar..." "Şahadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara, selâm olsun Allah yolunda yürüyenlere..." "Çağımız buhranda kurtuluş İslâm'da..."
Camiden çıkan kalabalığın arasında bazıları yüzlerini assalar da seslerini çıkaramaz, bazıları da tebessüm ederek satılan dergileri alırlardı.
Sonra ver elini Çankaya'da bulunan İzmir Akıncılar Derneği...
İzmir izlenimlerimize yarın da devam edelim...



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



