Bir "Yoga" üstadı(!)nın Ramazan ayının ilk günü basın aracılığıyla yaptığı çağrı dikkatimizi çekti: "Ramazan'da oruç tutarken yoga ile rahatlayın. Orijinal yoga sistemi ile orucu kolaylaştırın"
Haberi okuyunca, "Yoga yapan Müslümanlar da mı var?" diye sormadan edemedik. Malumunuz Yoga, Hindistan kökenli dini bir ritüel. Bakmayın birilerinin para kazanmak için "ibadet değil, spor ve egzersizdir" demesine. Biraz araştırırsanız, Yoga'nın Hinduizm ve Budizm dininin bir ritüeli olduğunu öğrenebilirsiniz.
Hint inanışına göre tarihte ilk kez Yoga yapan Shiva (Şiva)'dır. Hinduizm'de "Yıkım ve Yeniden Doğuş Tanrısı" olarak kabul edilen Şiva, Hintlilere göre sözde Tanrı'nın üçüncü halidir. Şiva, yogayı sözde tanrıça olan karısı Paryati'ye öğretmiştir. Hindistan, Şiva'yı yoga yaparken gösteren heykel ve resimlerle doludur. Yoga kursuna gidenler bilir, hareketlere "om" diyerek başlanır. "Om" kelimesi Hindulara göre tanrının adıdır. Bu konuda yazılacak daha birçok husus var, ama sadece bunlar bile yoganın Hindular için dini bir ritüel, yani ibadet olduğunu anlamamıza yeter sanırım.
Birçok Hindu tarikatının çeşitli ülkelerde ve bu arada Türkiye'mizde yoga kursu adı altında misyonerlik yaptığını, bu işi iyi niyetle yaptıklarını söyleyen yoga üstatları bile itiraf ediyor. Başta ABD olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde huzur arayan ünlü isimlerin yoga sayesinde din değiştirdiği haberlerini okumuşsunuzdur.
Türkiye'de insanların yoga yaparak din değiştireceklerini hiç sanmıyorum. Amacım böyle bir tehlikeye dikkat çekmek değil. Ancak, Ramazan'da Müslümanları yoga yapmaya çağıran haberleri okuyunca, "Yoga yapan Müslümanlar var mı?" diye sormadan geçemiyoruz doğrusu. Tam kafamızda bu soru oluşmuşken, cevap bu işlere ilgi duyan bir arkadaşımdan geldi. İstanbul, Ankara ve İzmir'de yoga akademilerine giden vatandaşlarımızın giderek arttığını, bunların içinde dini hassasiyeti olan insanların da bulunduğunu söyleyen arkadaşımın, "Hatta inançlı bir dostumun çocuğu yoga yapıyor" deyince şaşırdım.
Biraz araştırınca bu konunun daha önce de gündeme geldiğini, Mısır ve Malezya'da dini otoritelerin, "Müslümanların yoga yapması haramdır" fetvası verdiklerini öğrendim. Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu, Diyanet dergisinde yayınlanan makalesinde bu konuya ışık tutuluyor. Türkiye'de hızla yayılan Hint ve Uzakdoğu kökenli reiki, transandantal meditasyon, ananda marga ve feng sui gibi akımları, "yeni dini hareketler" olarak tanımlayan Bardakoğlu, transandantal meditasyon, reiki, yoga gibi akım ve çağrıların, Hint ağırlıklı Uzak Doğu felsefesinden ve dinsel öğretiden beslendiğini belirterek, 'Bu yöntemler bizi uç noktalara götürebilir' uyarısı yapıyor.
Bu konuda görüş belirten din alimleri de, bunun bir ibadet olduğu uyarısında bulunuyor.
Son yıllarda modernizmle tanışan muhafazakar kesimde, liberal eğilimli, bireyselliğe önem verem, kişisel gelişim peşinde, ekonomik değerlere ve dünyevi alana en az mistik alan kadar meyyal yeni bir İslami bir hayat tarzının yaygınlaşmakta olduğuna dikkat çekiliyor. Kahire'de yaşayan İsviçre asıllı İslamolog Patrick Haenni, "Market İslam" yani "Piyasa İslamı" olarak nitelendirdiği bu akımda, başka din ve kültürlerin disiplinlerine kapalı olmayan bu yeni neslin, yoga kurslarına katılabildiğini, Reiki öğrenip metafizik şifa aradığını söylüyor.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman ise, "Yoga mı namaz mı?" başlıklı makalesinde şu görüşleri dile getiriyor:
"Yoga yapan zihninin boşaltıyor, eğer bunda muvaffak olabilirse -ki, oldukça zordur- yoga sonrasında hayata girince, olayların ve eşyanın izdihamı içinde bunalan insan ruhuna bir şey sunmuyor, bir rehberlik misyonu yok. Buna karşı Müslümanların namazı var. Bizim imanımızda ve kültürümüzde namaz gibi bir imkan var iken, onun yerini tutması mümkün olmayan yogayı -üstelik Müslümanlara- niçin tavsiye edelim?"
Bir Müslüman'ın ağlama duvarına gidip dertlerini anlatarak huzur bulma çabası ya da istavroz çıkarması ne kadar yanlış ise, yoga ile huzur arayışı da o kadar yanlış. Yılbaşında "Noel Baba" ve çam ağaçları ile süslenmiş alışveriş merkezlerinde hediyeler seçerken, "Yılbaşının Noel'le alakası var?" diyen insanlarımızın iç dünyalarında yaşadıkları çelişki hepimizin malumu.
Basit bir moda esintisi, huzur bulma arzusu veya sağlıklı yaşam arayışı için düşünmeden yapılan davranışların Müslümanları ileride ne kadar büyük bir dejenerasyona götüreceğini tahmin etmek çok da güç değil.
Yakında esnafın dükkanını kapatırken kapısına astığı "Cumaya gittim döneceğim" yazısının yerini, "Yoga'dayım Döneceğim" yazısı almaya başlarsa hiç şaşırmayın.
Müslümanların rahmet ayı Ramazan'da, yogada huzur aramak yerine, "oruç"un insana kattığı ruhi ve bedeni arınmaya, "Teravih" namazının ruhumuzda meydana getirdiği manevi coşkuya yöneleceklerini umuyorum. Mevlam, tuttuğumuz oruçları, kıldığımız namazları ve tüm ibadetlerimizi kabul eylesin.
Gençliğim eyvah!
Geçtiğimiz hafta açıklanan iki araştırma sizin de dikkatinizi çekmiştir. İlk araştırma Alman Federal İstatistik Dairesi'nden. Araştırmaya göre Avrupa'da en az genç Almanya'da, en çok genç Türkiye'de yaşıyor. Almanya'da 81 milyon kişinin yüzde 16,5'i, Türkiye'de ise 72 milyon kişinin yüzde 31,2'si 18 yaşın altında. Bu rakam Fransa'da yüzde 22, İngiltere, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde yüzde 20 civarında.
İkinci araştırma ise, Maltepe Üniversitesi'nden. "Liseli Gençlik Ne Düşünüyor?" araştırmasına göre, lise öğrencilerin ortalama yüzde 65'i yurt dışında yaşamak istiyor. Anadolu liselerinde bu oran yüzde 71,7, en düşük oran İmam Hatiplerde bile rakam yüzde 58,3.
Milli Görüş Lideri merhum Erbakan'ın "Bir ülkenin en büyük gücü tankı, tüfeği değil inançlı, imanlı gençliğidir" sözünü hepiniz bilirsiniz.
Avrupa'nın en genç nüfusuna sahibiz, taşını sıksa suyunu çıkaracak milyonlarca gencimiz var, ama hallerinden memnun değiller ve yurt dışında yaşamak istiyorlar. Ülkenin sahip olduğu en büyük imkân, maalesef ilgisizlikten heba ediliyor. İşsizlik, eğitimsizlik, ahlaki ve manevi tahribat... Bu tabloya bakan hükümetin neler yapılması gerektiği konusunda daha fazla kafa yorması gerekiyor. En başta da Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ile Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın...
Bu seneki YAŞ toplantısı Ramazan'a denk geldi
Bir kısım medyamızın dini değerlere ilgisinin ne seviyede olduğunu anlatmak için kullanılan meşhur haberi bilirsiniz, "Bu sene de kurban bayramı hac mevsimine denk geldi".
Benzer bir örneğini de Milli Görüş'ün merhum lideri Erbakan'ın İstanbul Fatih'teki cenaze namazı sırasında ulusal bir televizyonun muhabiri canlı yayında sergileyivermişti: "İnsanlar izdiham nedeniyle cenaze namazını ayakta kılmak zorunda kaldı".
Son YAŞ toplantısında da "Yeni Masa Düzeni" haberleri moda oldu ya, bir gazetenin muhabiri bu yeni dönemi anlatmak için "YAŞ toplantısına Ramazan ayarı çekildi" haberi yapmış kendince. "Ramazan hassasiyeti" başlıklı haber aynen şöyle:
"Şûra üyelerinin önündeki masaya önceki yılların aksine Ramazan nedeniyle portakal suyu bırakılmaması dikkat çekti. Her üyenin önüne sadece su bırakıldı. Teamüllerin aksine Ramazan nedeniyle bu yıl Genelkurmay Başkanlığı Sosyal Tesisleri'nde, öğle yemeği de verilmedi."
Öğle yemeği yerine iftarı anladık da, Ramazan nedeniyle portakal suyu yerine sadece su konulmasından ne anlamamız gerekiyor? Yani portakal suyu orucu bozuyor da, su mu bozmuyor? YAŞ toplantısı bu kez Ramazan'a denk gelince, böyle acemilikler de oluyor demek ki!
Somali'nin gözyaşları
90 günde ölen çocuk sayısı 29 bin
Ölüm tehlikesi altında bulunan çocuk sayısı 1.3 milyon
Somali'de yardıma muhtaç toplam nüfus 7.5 milyon
Kenya, Etiyopya, Somali ve Cibuti'de yardıma muhtaç sayısı 12 milyon
Dünyanın en büyük mülteci kampına sığınanların sayısı 400 bin
Somali'nin kıtlıktan kurtulması için gereken yardım miktarı 1.4 milyon dolar.
Bir solukta okuyuveriyor değil mi insan? Ama burada yazan her bir rakam, Necip Fazıl'ın dediği gibi sadece birer kemmiyet değil, insan.
Bu rakamlar son 60 yılın en kurak mevsimini yaşayan Doğu Afrika'da ve özellikle Somali'de yaşanan insanlık dramını anlatmada kifayetsiz kalıyor.
Kuraklığın ülkeyi bu kadar ağır bir şekilde vurması ilk bakışta mantıksız geliyor. Çünkü Somali bir tarım ülkesi değil, balıkçılık ülkesi. Ama son yıllarda başta İspanya, Japonya, Kore ve Çin olmak üzere yabancı devletler, adeta bir korsan gibi 3 bin 330 kilometrelik Somali sahillerinde izinsiz balıkçılık yapıyor. Bu ülkeler yılda 300 bin dolarlık balığı çalıp götürüyor. Aç kalan balıkçılar karnını doyurabilmek için işi korsanlığa dökünce süper güçler(!) üzerlerine donanma gönderiyor.
Bununla kalsalar iyi... Batılı ülkeler, milyarlarca dolar harcayarak imha edecekleri nükleer ve kimyasal atıkları Somali, Eritre ve Cibuti sahillerinde üç kuruş paraya denizin dibine gömüyor. İtalya Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı Massimo Scalia "Nükleer atık ticaretinden yılda 7 milyar dolar kazanıyoruz. Firmalarımız ton başına 250 dolardan aldığı maddeleri Afrika ülkelerine taşıyor." itirafında bulunuyor. Batının nükleer çöplüğü haline gelen bu ülkelerde son yıllarda hastalıklar, ölümler ve sakat doğumlar yaşanıyor.
Afrika boynuzunda son derece stratejik bir noktada bulunan Somali'den batı elini hiç çekmiyor. 1991'de Rus yanlısı diktatör Siad Barre'nin ABD operasyonuyla devrilmesinin ardından ülkede 20 yıldır iç savaş var. Batılı ülkeler, çatışan gruplara yıllardır sattığı silahlarla köşeyi dönüyor. Çocukların midesine gidecek lokmaların parası, silah tüccarlarının kasasını dolduruyor. ABD, ülkede 20 yıldır operasyonlar yapıyor. Komşusu Etiyopya ile savaşı körüklüyor.
Somali'yi elinde tutan, petrol trafiğinin kilit noktası Aden Körfezi'ni, hatta tüm Doğu Afrika'yı kontrolüne alır. Son dönemde Batı medyasında Somali'deki gruplar ile El Kaide arasında bağ kurmaya çalışan haberler, ABD'nin Somali'yi topyekun işgale hazırlandığı yorumlarına neden oluyor.
Somali'de uranyum, bakır, boksit ve demir gibi yeraltı kaynaklarından başka zengin petrol ve doğal gaz bulunuyor. Ülkede yüksek kalitede ve bol miktarda petrolün bulunmasının, iç savaşa sürüklenmesinin hemen öncesine rastlaması ne kadar manidar değil mi? Dört Amerikan petrol firması olan Conoco, Amocco, Chevron ve Phillips Somali'de o günlerde faaliyetlerine başlıyor.
Sömürü, iç savaş, korsanlık, kuraklık, açlık ve işgal tehdidi... Açlıktan ölen bebeklerini kendi elleriyle kazdıkları toprağa gömen annelerin ülkesi Somali.
Bir lokma ekmek, bir yudum su bekleyen Osman'ları, Fatıma'ları, gücü hak sebebi sayan ve 150 yıldır Kara Kıta'nın acımasızca kanını emen Batı'nın eline mi bırakacağız? Bosna'ya, Gazze'ye, Çeçenistan'a, Patani'ye merhamet elini uzatan Anadolu insanının, bir seferberlik de Doğu Afrika için başlatmasının şimdi tam zamanı. Kara gözlü kardeşlerimizin gözündeki yaşı silmek hepimizin elinde...
Yeni Medya Düzeni
Sabah gazetesinden sonra Habertürk de gazetede mescit açmaya karar vermiş. "Yeni Medya Düzeni" dedikleri bu olsa gerek. Mübarek Ramazan ayında atılan bu hayırlı adımlar dolayısıyla gazete yöneticilerine teşekkür ediyorum.
Dilerim, gazetelerdeki bu hayırlı adımlar yakında açılacak eğitim kurumlarımızda da atılır. Yüzlerce fakülte ve binlerce lisede hala ibadet sorunu yaşanıyor. Küçük bir mescit olmadığı için öğrenciler ve eğitimciler ya merdiven altında namaz kılıyor ya da hiç kılamıyor. Yetkililerden eğitim kurumlarındaki bu ibadet sorununa bir an önce el atmalarını bekliyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



