Başlık için mazur görün. Günlerdir ve hatta aylardır bedenizmi tanımlayabilme uğraşı içindeyken, "Eğlencede sınır tanımadılar" vurgulu bir habere ilişti gözlerim az evvel. Evet, yanılmadınız: "Köpük banyosu" türünden bir eğleniş biçimiydi bu... "Yeri gelmişken, asgari ücreti vurgulasam, fukara edebiyatı yapıyor derler mi" diye kuşkulanmadım değil. Fakat demiş bulundum! "Kınayanların kınamasına" aldırmaksızın yöneldim meseleye... Hadi ayrıntıya gireyim: "Erkek stiprizi" imiş adı. Taksim'de icra edilmiş.
Düşündüm de: "Eğlencede sınır tanımamak" sınırsızlığından, bedenizme dair herhangi bir çıkarım gerçekleştirmek, işgüzarlık olmasa gerekti. Nasıl yani? Şöyle yani: Müdavimler, eğlencede sınır tanımamışlıklarıyla arzı endam ettikleri partide, partnerlerini bile hayrete düşürecek hareketler sergilemişlerdi. Ne ile? Bedenleri ile... Ne yaparak? Teşhir ederek...
Düşene tekme vurulmayacağını yıllar evvelinden bu toprağın atalarından öğrenen ben, yaşanan "sınırsız eğlence" üzerinden vicdanımı rahatlatmak niyeti güdüyordum... Acaba?
Eğlenceleri, sınır tanımazlıkları, partileri ve partnerleri bir yana... Kararımı verdim en nihayetinde: "21. yüzyıl karanlığının" çocukları bunlar!
Besbelli ki, "bakış" ve "dokunuş" söz konusu partinin vazgeçilmez unsurlarıydı; günümüzün de! İnsan baktı ve dokundu. Yüzgöz oldu. Ruhuna sirayet ettirerek içselleştirdi karşılaştıklarını... Hazmetti. Benimsedi.
Helva devri geçmişti, malûm! Bedenizmi bir tapınma ayini olarak algılıyordum açıkçası... Bedenlerimiz gibi, yeryüzü ve gökyüzü de "emanet" edilmişti bize. Fakat insan denilen varlık, "her şeye sahip olma" içgüdüsü sonucunda insansılaşmayı doğallaştırdı. Tabiatın dengesi yitiverdi! Bu kanaatkârsızlık sonrasında her türlü vahşiliği meşrulaştırdı insan...
Derdimle hemhâl olup, durumdan vazife çıkardım. Bedenizm ile yüzleştim. Birbirinden beslenen modern çağın üstü örtülü izm'leri karşısında devrimci, dolayısıyla devirici bir ruh haline bürünmek kaçınılmazlaşıyordu demek ki... İlk icraat olarak, bilgisayar monitörünü mü devirmeliydim? Monitör tahrik etse de beni, bedenimi değil, beynimi kullanarak vazgeçtim bu girişimden. Ha! "Girişimcilik" ruhum hortladı. "Trend takibi" olmazsa olmazıyken çağdaşlarımın, gerisinde durmamalıydım tutkunu olunan şeylerin... Şapşallaştıracakmış beni, bana ne!
Esasında, bedenizmi tanımlayabilmek için girizgâhı, "Benimde kusurlarım var ama..." deyiveren bir manken kızımızın, media'da(yazıldığı gibi) yer alan cesur çıkışı ile yapacaktım. Olmadı! Konuyu olumsuzlayarak örneklendirme açısından önemsemiştim çünkü cümlesini... "Kusurlarından" bahsetmiş olması sonucunda ise, bedenen kusursuzlaşmayı -nasıl olacaksa artık- ülkü edindiği kanısına varmıştım kendisinin. Cümleye bakar bakmaz zihnimde zuhur eden "önyargı" bu idi.
İdrak melekelerim karıncalanmıştı. Tek kanaldan yayın yapar hale gelmiştim. Bir bardak demli çay partisini hak ettiğimi düşünerekten, adımladım mutfağı. Bedenizmi tanımlamayı, bir başka bahara bırakmıştım anlaşılan... Bu işin kitabını yazmalıydım! "Ne kadın kadına, ne erkek erkeğe benziyor" ifadesini sıkça işitir olmuştum son zamanlarda... "Aradığınız kişiye ulaşılamıyor" modundaydım. Şu meşhur "insanlık" gibi!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



