Fatih Sertyüz’ün cumartesi günü bu sayfada yayımlanan “Yitik sevdamız” yazısını okurken, doksanlı yıllar gözümde canlandı. Yazının bazı satırlarını hüzün, bazı satırlarını tebessüm ve bazılarını da özlemle okudum. Fatih Sertyüz’ün düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Ancak bu kadarı ile iktifa etmemiz mümkün mü? Yalnızca Ömer Karaoğlu’ndan, Mehmet Emin Ay’dan veya Taner Yüncüoğlu’ndan bahsederek, seslendirdiklerine kulak vererek nereye kadar gidebiliriz? Ne kadar yol alabiliriz?
Acı olsa da, gerçekle yüzleşmeliyiz. Mevcut halimizle; “Korkunçtur yalnızlığımız / Bir oyun oynanır oyalanırız / Orman değiliz artık / Milli parkız.” Bu yüzleşmenin ardından yüzümüzü hakikate çevirmeliyiz.
Bir milletin anlam dünyasına yapılan tüm saldırılar geçmişine; diline, dinine, musikisine saldırıyla başlar. Tarih, dün olduğu gibi, bugün de bu saldırılara şahitlik etmeye devam ediyor.
Rahmetli Aliya İzzetbegoviç; “Hatırlama, ilerlemiş medeni halklar ile geri kalmış ilkel halkları birbirinden ayıran ölçüttür. Medeni halkların anıları vardır. Önemli olaylarını hatırlayan halklar ‘tarih’ dediğimiz şeye sahip olurlar” diyor. Öyleyse, bir milletin tarihi, o milletin aklıdır. Aynı zamanda aklı da tarihi… Aliya’nın sözlerine, Nietzsche’nin “geleceğini kurmak isteyen kişi, geçmişini anlamlı kılar” sözlerini de ilave edersek sanırım denklemin tüm bilinmeyenleri kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır.
Bugün tüm vahşiliği ile önümüzde dikilmiş duran sömürgeci kapitalist anlayışla mücadele etmenin ve aşmanın öncelikli şartı, geçmiş bilincine sahip olmaktır. Çünkü neyi, niçin ve nasıl yapacağını kişiye gösteren tarihtir. İnsanı içine gömüldüğü halden; kendisine ve toplumuna yabancılaşmaktan kurtaracak olan geçmiş tasavvuruna sahip olabilmektir. Geçmiş tasavvuruna, sömürgeci anlayışa itiraz ederek; mevcut duruma ilişkin sorular sorup cevap talep ederek ulaşılabilir. Ne kadar çok ‘milli parka’ sahip olursak olalım, ormanlaşmadan; yani bir araya gelmeden başaramayacağız.
“Yaşanabilir Bir Türkiye” ve “Yeniden Büyük Türkiye” istediğimiz kadar, “Yeni Bir Dünya” da istiyoruz. O halde, Ömer Karaoğlu’nu anarken Dino Melin’i, Mehmet Emin Ay’ı anarken Ümmü Gülsüm’ü, Taner Yüncüoğlu’nu anarken Sabah Fahri’yi, Minür Nurettin’i anarken Feyruz’u [Fairooz] anmadan geçmemeliyiz. Millet olma iddiamızın gereği de budur.
Dino Merlin tarihsel iddianın verdiği kuvvetle, yıllardır Bosna’dan şarkılarını söylemeye devam ediyor. Bu iddiasını ispatlamak istercesine, son albümü Burek’teki, Sarajevo şarkısında; “Sarajevo, divno mjesto / Lijepo, gizdavo... Sarayevo güzel şehir / Sensin benim ben senin” diyerek hem Türkçe, hem Boşnakça sesleniyor dinleyenlerine.
Keşke Ümmü Gülsüm [Omme Kolsoum] ve Mehmet Emin Ay birlikte Taleal Bedru’yu söyleyebilselerdi. Ümmü Gülsüm Mısır’dan “Taleal bedru aleyna / Minseniyyeti-l veda” diye seslenirken, Mehmet Emin Ay’ da Bursa’dan ”Vecebbeşşükrü aleyna / Mâdeâ lillahi de’a” diyerek eşlik edebilseydi.
Ya da Fatih Sertyüz’ün söylediği gibi on binlerin toplandığı bir stadyumda, Dino Merlin ve Ömer Karaoğlu birlikte önce “Düşmez dilimizden / Sökülmez kalbimizden / En kutlu sözdür bu / La İlahe İllallah”ı ve ardından da “Sarayevo güzel şehir / Sensin benim ben senin”i söyleseler...
Bunların hiç biri gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopyalar değil. Çünkü daha önce gerçekleşmiş şeyler ütopya olmazlar.
Haydi şimdi mevcut sömürgeci anlayışa itiraz edin ve www.mazikana.com, www.6arab.com, www.dinomerlin.net veya www.dinomerlin.com adreslerini ziyaret edin. Bu coğrafyanın seslerine; Dino Merlin’e, Ümmü Gülsüm’e, Sabah Fahri’ye ve Feyruz’a kulak verin. Ümmü Gülsüm’le Taleal Bedru’yu; Feyruz’la Ya Tair ve Zoorooni-kol-sanah-marrah’ı; Dino Merlin’le Merjema ve Bosnom Behar Probeharao’yı söyleyin. Siz yitik sevdanın şarkılarını söyledikçe, okullarda Amerikan marşı söyletmek, şükran gününü anmak, cadılar bayramı kutlamak isteyen ‘yankee’ler kirli şarlatanlıklarını alıp evlerine dönmek zorunda kalacaklar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



