Avrupa'ya, ya savaşmak için gittik. Ya da işçi olmak için. İkisinden de farklı bir ziyaret sadece yirmi sekiz Mehmet Çelebi'ye düştü.
Çelebi; zarif, entelektüel, medrese ilmi aldığından aydın, sosyal bir kişiliğe sahipti.
Şimdi İsviçre'nin minare yasağına kızıyoruz da, bu çelebi ruhlu insanlar Avrupa'ya daha fazla gitse idi; kuşkusuz, batının bakışı daha farklı olacaktı.
Batıya, batılıdan daha koyu hayran kompleksli aydınlarımız gitti, batı medeniyetine bir şey katamadan geri dönüp, yapay bir taklitçilikle kaldılar.
Yirmi sekiz Mehmet Çelebi kalabalık maiyeti ile 1721 de, elçilik vazifesi ile gerçekleştirdiği seyahatte, hiç Osmanlı görmemiş Fransızlarda büyük bir heyecan uyandırdı.
Avrupa kültürünü, ilmini, edebiyatını, yaşama tarzını derinden etkiledi bu seyahat.
'Turquerie' denen, giyim modasından resme, mimarlıktan müziğe kadar pek çok alanda etkili olan "Türk modası"nın doğuşunda önemli rolü oldu.
Mozart'ın, Çelebi'nin Paris ziyaretinden yarım yüzyıl sonra bestelediği "Saraydan Kız Kaçırma", "Türk Marşı" ve başka "Alla Turca"eserleri bu modadan beslendi.
Fransa'da pek çok ressam Çelebi'nin, kralla görüşmesini tablolarında resmetti.
Duvarlarındaki goblen halılarda Çelebi ve maiyeti defalarca tasvir edildi.
Fransa'nın çeşitli şehirlerinde kalan Çelebi ve kalabalık grubu, her geçtikleri yerde, halkın geniş alakası ile karşılandılar.
Çelebi'nin kendi kaleminden Fransa seyahatnamesinde geçen , "Paris'te Ramazan" bölümü, bu ilgi ve sevginin üst düzeyde olduğunu göstermekte.
Paris'in soylu kadınları takıp takıştırıp, yine halktan kadınlar, Osmanlıların nasıl iftar ettiklerini seyre gelirler.
Nasıl yemek yedikleri bile merak konusu olur.
Her gece gelip, onların teravih namazlarını bile izlemeden kalkmayan bu kadınlar, ilahileri ve salâvatları da dinlerler.
Bu zarif insanları çok severler.
Kralın daveti üzerine katıldığı bir av partisinde de bu kadınları görür Çelebi.
Erkek kıyafeti giyip, at binen bu kadınları şöyle tarif eder:
"Kâkül perişan oldular"
Yani saçları darmadağın oldu.
Kadınlarla ilgili gözlemleri pek Osmanlı diyarına benzemez:
"Avretler, daima sokaklarda hane be hane gezmektedir".
Yani ev ev çok gezmekte olduklarını anlatmış.
Fakat saraylarını, fabrikalarını, tıbbiyelerini, eczanelerini, rasathanelerini gezerken aşırı bir hayranlıktan uzak durarak ölçülü bir dille anlatmış.
Mütevazı Osmanlı saraylarından sonra, abartılı süslü resim ve heykellerle kalabalık Fransız sarayları bile onun gözlerini kamaştıramamış.
Ki "Françe Padişahının ahırı, Çasar'ın sarayından mükelleftir", yarışının da farkındadır.
Fransız kralın, daima Alman Kayseri ile rekabette olduğunu bilmektedir.
Havuzlu bahçe mimarilerine sadece, hayli hayran kaldığını izah etmiş.
Zaten yanında götürdüğü oğlu Sait Efendi, döndükten sonra Türkiye'ye matbaayı getirmiştir.
Bir medeniyetin kılık kıyafeti ile değil de, kültürel bir elemanı olan matbaa ile ilgilenişi de Çelebi ve oğlunun entelektüel bakışını yeterince izah etmekte.
İşte bu entelektüel bakış Avrupa'da olsa idi, İsviçre minarelere daha sevecen olacaktı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




