İnsanın içini sıkan, bunaltan ve her gün bir başkasının eklendiği gerginlikler ve gereksiz münakaşalar yüzünden son birkaç senelik dönem insana illallah ettirdi. Sorumsuz siyaset anlayışının bir toplumu ne hale getirebileceği, kamplaştırıp fertleri birbirine düşman edebileceğini yaşayarak öğrenmiş olduk. Her daim, çoğu da kemikleşmiş olan, sorunlarla boğuşan insanların yarasına merhem, derdine deva olmak yerine kendi gündemlerini ve menfaat odaklı zihniyetlerini insanlara dayatan, kayıtsız şartsız biat bekleyen bir yapının beceriksizliklerine katlanmak zorundayız bir de. Sağlık, ekonomi, eğitim gibi saymakla ve konuşmakla bitmeyen sorunlar tepemizden ayrılmıyor. Bir dönem sıklıkla tekrarlanan "enkaz devraldık" söylemini hatırlatan bir enkaz manzarası var ortada ve bir numaralı gündem maddesi olarak karşımızda duruyor.
Bütün bunlara rağmen, asli sorunlar, bir türlü gündeme gelmiyor, getirilmiyor. Kötü ekonomiyi, ekonomik koşulları gerçekten önemseyip üstünde duran kaç tane gazete ve televizyon sayabiliriz? Yabancı finans kuruluşları veya şirketlerin abartılı "Türkiye ekonomisi güzellemelerinin" üzerine mal bulmuş Mağribi gibi atlamaktan, milyonları can evinden vuran gerçek sorunlara eğilmeyi beceremez oldu basının çoğu. Kimi göbekten bağlılıktan, kimisi de ticari (ve "işimiz elimizden gider" odaklı) kaygılardan.
İşsizlik rakamlarının Cumhuriyet tarihinin rekoru olduğu söyleniyor. Milyonlarca insan işsiz ve oran olarak da (gayet iyimser bir şekilde) yüzde 13'lerden dem vuruluyor inandırıcılığı şüpheli rakamlarla. Normal şartlarda, sorumluları mahcup edecek ve ortadaki başarısızlık tablosunun gerekirse hesabını vermeye zorlayacak bir durum, neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Artan medya gücünün de yardımıyla sabun köpüğü kabilinden magazinel konularla, içi boş tartışmalarla, gerginliklerle, birtakım hesaplaşmalarla kirletilen zihinlerde "geçim meselesine" dair sorular doğmadan öldürülüyor. Toplumsal akıl tutulması, giderek bir akıl komasına dönüyor.
Eğitimli gençler arasında yüzde 20'lerin üzerinden bahsediliyor, ki her 4-5 mezunun işsiz kalması demek bu. Bir ülkenin, en temel önceliklerinden birisi yetişmiş insan gücüne sahip olmak ve sahip çıkmakken, böylesi bir karamsar tablo neredeyse kimseyi ilgilendirmiyor şu günlerde. Serbest piyasa ekonomisinin giderek daha da çok vahşi kapitalist yüzünü çalışanlara gösterdiği bir atmosferde, devlet de sisteme müdahale etmeyerek (veya edemeyerek) dengelerin bozulmasına istemeden de olsa yardımcı oluyor. Emek piyasasında dengesizlik, üretimden tutun gelir dağılımına kadar birçok noktayı etkiliyor haliyle. Küresel kapitalizmin rüzgârına kapılmayı marifet sayan bir politika yapıcı, aslında kendi koyduğu kuralların çiğnenmesine de göz yummuş oluyor. Maliyetleri düşürmek adına çalışanına sigorta yapmayan veya sigortasını düşük olarak yatıran, taban ücret olan asgari ücretin bile altında personel çalıştıran ("beğenmiyorsan çalışacak adam çok" mantığı ile) firmalar en güncel örnekler.
Ekonomik anlamda kendisini huzur içinde hissetmeyen, hayatını idame ettirme noktasında sıkıntı yaşayan insanların varlığının görmezden gelinmesinden bahsediyoruz. "İşsizim" diye aman dileyenin azarlanması, provokasyonla suçlanması 3. dünya ülkelerinde bile görülmüyordur, ama bizde kanıksanıyor. İşçilerin eylemiyle ilgili yapılan bir röportajda, bir işçi veya sendikacının söyledikleri dikkate değer: "Sermayenin küreselleşmesine emek ayak uyduramadı." Dünyanın egemen güçlerinin de desteğinin alan küresel sermayenin tarafını tutmak, halk yığınlarından taraf olmaktan daha çok kabul görüyor siyasi iktidarlarca. Bu da gelir dağılımından tutun da ekonomik rantın çok çok küçük bir azınlık elinde toplanmasına ve milyarlarca kişinin zararına sebep.
2010 bütçesinin 50 milyar TL açık öngörmesini de kimseler dert etmiyor. "Bir açıktan bahsediliyorsa, o açığı kapatacak kaynaklardan da bahsetmek gerek" diyen de bir elin parmaklarını geçmez, sesleri de duyulmaz zaten. Borç mu alınacak, vergi mi konulacak, para mı basılacak, belirsiz. Türkiye'nin bir türlü üzerinden atamadığı dışarıya bağımlı görüntüsünün nedenleri olarak pek çok şey sayılabilir. Ancak, en önemlilerinden birisi ekonomik bağımsızlığı bir türlü sağlayamamaktır. Demokles'in kılıcı gibi her daim tepenizde duran borç ve borç faizi heyulalarından kurtulamadıkça, sorunlu ekonomiyle yaşamaya devam edeceğiz gibi.
2001 krizinden sonra faaliyete geçirilen "düşük kur-yüksek faiz" modeli, küresel egemenlerin Türkiye'nin ayağına taktıkları prangaydı ve görünüşe bakılırsa işe yarıyor. Dünyadaki para bolluğu ve serseri mayın gibi yüksek faize, yüksek getiriye üşüşen küresel sermaye hareketleri, 2007'nin ortalarına kadar Türkiye'nin açıklarını finanse etti. (Karşılığında dünyanın en yüksek reel faizini alarak tabii) Günümüze kadarki süreçte ise, dünya ekonomik konjonktürünün bozulmasıyla beraber bütçe açıklarını kapatacak "sıcak para" bulma imkânı da azaldı. Türkiye, IMF ile anlaşsa da anlaşmasa da (anlaşmanın eşiğinde), yüksek faiz taahhüdüyle dış borçlanmaya devam edecek. Borç para-faiz sarmalı sürecek. Zam üstüne zam halihazırda beli bükülmüş toplumu iyice çökertecek. (Sözüm ona enflasyon tek haneye düşmüşken -sadece memur maaşlarında dikkate alınır bu tek haneli enflasyon palavrası- ulaşım, elektrik, doğalgaz, gıda vs. gibi temel harcamalara yapılan zamlar da neyin nesi demez mi kimse?)
Küresel rantçıların refahı uğruna işsiz sayısı artacak. İnsanlar fakirleşmeye devam edecekler. Ve muhtemelen, kime ne fayda sağladığı noktasında soru işaretleri barındıran birçok konu başlığı, milyonların ekmek kavgasından daha önemli bulunacak ve daha fazla yer kaplayacak matbuatta. Akıl tutulmasından akıl yoksunluğuna doğru geçerken, halimizi unutup sözde "mağduriyetleri", sabun köpüğü "projeleri" dert edeceğiz çok lazımmış gibi. Bu gidişle de, yine yoksulluk, yine enkaz düşecek payımıza.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



