Belediye otobüsünde yanan kızcağızı da, otobüse molotof kokteyli atanı da "bu memleketin evladı" olarak takdim etmekten öte nedir açılım? Her iki tarafı da mağdur addetmenin ne kadar da sakat bir mantık olduğunun vesikasıdır. Bu sakat mantıktan hareketle çizilen tablonun son noktası da yakılan bayrak, katledilen bir kızcağızdır.
Şemdinli'de, son zamanlarda giderek dozajı artan ve insanların sabrını zorlayan kalkışma provalarından birisini, bölücülerin Türk bayrağını güpegündüz yakmalarını da es geçmemeli. Açılım adı altında hangi akla hizmet ettiği bilinmeyen ve sonrasında yaşananlara bakıldığında kimlere fayda sağladığı açıkça görülen sürecin, giderek teröre daha fazla güç ve cesaret kazandırdığının resmidir bu yaşananlar. Ama daha da vahimi ve manasızı ise, tüm bu yaşananlara gayet haklı olarak tepki gösteren insanların statükonun devamından yana, darbeci veya şovenist olarak itham edilmesidir, ki yaşadığımız bu sefalet tablosunu tamamlar. Kendi halinde yaşayan, hayat gailesiyle meşgul bir insanın nasıl olup da statükocu, darbeci veya şovenist olacağını hiç düşünmezler tabii. Yekten İzmir'e faşist diyerek işin içinden çıkar ne de olsa beyzadeler. Omurgasız liberal jargonla konuşmanın sonucudur tüm bunlar.
Geçmişte yaşanan ve beylik bir ifade olarak "ders çıkarmamız gereken olaylara" bir bakınca, ki yakın tarihimiz genelde birbirini tekrarlayan kopya olaylardan ibarettir zaten, maalesef toplumu birbirine kırdırmak isteyenlerin tercih edeceği bir ortama doğru gidiş var gibi. Karışıklığa, kalkışmaya mahal vermemek, toplumsal huzuru ve sükûneti sağlayabilmek; Devletin kudreti de burada gizlidir halihazırda. Güneydoğudaki birçok yerde, batıdaki bazı yerleşim yerlerinde derken, şehirlerimizde de anarşi görüntülerine aşina oluyoruz giderek. Eğer bir devlet, kurallarını çiğneyenleri cezalandıramıyor, huzursuzluk yaratanlara karşı aciz kalıyor, masum vatandaşlarının can güvenliğini temin edemiyor ve hele hele simgesi olan bayrağını dahi koruyamıyorsa, egemenlikten nasıl bahsedilebilir ki? Aynı, terör suçlularının sınırda karşılanıp, uğurlarına özel mahkemeler kurulması olayındaki gibi bir manasızlık hali.
Geçen yazıda bahsettiğimiz Maraş olaylarından hareketle bugünkü manzarayı anlamak mümkün olabilir kanısındayım. 1980 Darbesine götüren bir kavşak noktası gibi tanımlanabilecek olan Maraş olayları, gerçek sebeplerinden bağımsız ele alındığında bambaşka ve yanıltıcı sonuçlara götürdü Türkiye'yi yıllarca. Belli kesimler, belli yaftalarla suçlandı. Başımızın belası kardeş kavgasının ateşinin söndüğünü düşünürken, '80 öncesi günlere benzer şekilde ve benzer yöntemlerle kirli tezgâhlar konuluyor tekrardan önümüze. Aleni şekilde zemin hazırlanıyor bazı istenmeyen durumlara.
Maraş olayları ile ilgili en çarpıcı durum, dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı'nın hazırladığı raporun sümen altı edilmesi veya söz konusu edilmemesidir. Meselenin nirengi noktası budur. Yapılan araştırma neticesinde, Özaydınlı, olayların salt bir halk galeyanından öte olduğunu görmüştür. "Bazı gizli servislerin" müdahil olduğunu belirtmiş ve dönemin başbakanı Ecevit'e de durumu bildirmiştir. Ancak, bir türlü gündeme gelmemiştir daha sonra. O rapordaki tespiti bugün için de düşünebiliriz. Kuzey Irak'ta, Türkiye'nin kırmızı çizgi saydığı ve istemediği bir kukla devletin kurulmasını müteakip, sıra yavaş yavaş güneydoğunun koparılmasına doğru gelmektedir. Komplo teorisi diye her şeyi küçümseyenler, ciddiye almayanlar için mevcut tablo da bir şey ifade etmeyebilir. Ancak, hangi ülkenin/ülkelerin çıkarlarının söz konusu olduğunu az çok bilenler için sürpriz bir şey de sayılmamalı bu durum.
Son zamanlarda hem doğuda hem batıda meydana gelen olaylarla aleni olarak bir isyan provası yapılıyor. Önce küçük çaplı başlayan olaylar, gösteriler veya saldırılar, giderek artan dozajlarla ve pervasızlaşan söylem/taleplerle toplumun sabrını sınar hale geliyor. Ege'deki bir takım halk tepkilerine (Bigadiç ve İzmir) bakınca, insanların da artan bir öfke ve tükenen bir sabırla hareket ettiklerini, tepki gösterdiklerini görmek mümkün. Korkulan odur ki, basit bir olay yüzünden, tamamen suçsuz insanların, sırf belli bir aidiyet dolayısıyla hedef haline gelmeleridir. "Kardeş kavgası"nın asıl motifi de budur zaten. Türkiye'nin bu anlamda sabrı sınanıyor şu günlerde.
İstanbul'da belediye otobüsüne molotof kokteyli atılıyor ve bir kızcağızın yaşamı sönüyor. Şimdi tüm bütün bunlara bakıp da, "analar ağlamasın" derken hangi anaları baz alırsınız? Ölenle öldüren arasında ne fark olacak o zaman, şayet bu içi boş ve açılım denen "şeyin" meşruiyet zemini yapılmaya çalışılan "analar ağlamasın" sloganına odaklanırsak? Meseleyi çözeceğiz derken ateşi daha da harlandırmaya toplum elbette tepki verecektir. İyi veya kötü, aklı başında veya hoyratça, ancak sessiz kalması beklenemez artık insanların.
Tüm bu yaşananlar, toplumun kamplaşması, düşman saflarına bölünmesi gibi bir tabloya açılan kapıların anahtarlarıdır. Her kimlikten insanına elden geldiğince, iyi veya kötü ekmek veren/vermeye çalışan, en önemlisi bir vatan olan (bazı kimselerin hiçbir zaman anlayamayacağı bir şeydir bu) bu ülkenin bayrağını yırtanlara, şehirlerini tahrip edenlere, insanlarını, askerlerini katledenlere pabuç bırakması, terör destekçilerinin patavatsızlıklarına göz yummasıdır acziyetten söz ettiren. Türk kültüründe devlet, ne kadar yanlışları olsa da, eleştirilse de, olumlu yönde değişmesi istense de, kutsaldır ve bu ülkenin insanları da dua ederlerken bile "Allah devlete, millete zeval vermesin" diye dua ederler. Gayrı millilik damarları tutup da, insanların ülkelerine sahip çıkma hassasiyetine faşist, şovenist gibi yakıştırmalar yapanlarla, bayrağı yakan hainler arasında da hiçbir fark yoktur son tahlilde.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




