Dr. Rıza Tevfik'in Sultan Vahdeddin'in son iktidar dönemine âid şu değerlendirmeleri oldukça ilginçtir:
"... Saraydan birçok sualler yağmaya başladı. Hattâ Vahideddin merhumun hekimbaşısı Reşat Paşa merhum -kendisi pek nazik bir dostumdu- beni çağırtmış. Gidip görüştüm, Paşa ortalıkta dolaşan bu şâyiaları kastederek:
Beyefendi dedi, bunların aslı var mı? Telâş içindeyiz. Ne biliyorsanız rica ederim bana lâyıkıyla anlatın. Zira Saray-ı Hümâyun fena halde heyecan içindedir. Hatta Harem-i Hümayun'daki telâş o kadar arttı ki, aman şevketmeâb efendimizi kaçırın, ne olursa olsun diye uyku uyudukları bile yok!
Ben de cevaben demiştim ki:
Zannederim ki İngilizler padişahı buradan kaçırmak istiyorlar. Tabiîdir ki öteden beri hilâfete karşı ziyadesiyle aleyhtar ve düşman idiler. Çünkü hilâfet I. Selim'den itibaren kuru bir unvandan ibaret kalmışken Sultan Hamid İngilizlere karşı babasının politikasını tamamıyla reddetmiş ve memleketin de istiklâlini muhafaza edebilmek için her türlü vasıtaya müracaat etmeyi kendisine meslek ittihaz eylemişti. Meşrutiyet'in ilânı sıralarında İngilizler haklı olarak ümid ediyorlardı ki hilâfetle meşrutiyet katiyen uyuşmayacaktır. Çünkü hilâfette kanun Meclis-i Mebusan'ın kararında değil, Kur'ân-ı Kerîm'in naslarına tâbidir ve halife o nasları değiştiremez, olsa olsa tefsir edebilir. Yani hilâfet idaresinde kanun, mahiyeti ve menşei itibariyle ilâhîdir. Hâlbuki Meşrutiyet'te Millet Meclisi âzâsı tecrübe üzerine ve rey ekseriyetiyle kendisi yapar ve kendisi feshediverir. Abdülhamid kuru bir unvandan ibaret olan hilâfeti âdeta elinde sihirli bir asâ gibi kullanmış ve İngilizlere hayli zarar vererek İngiliz politikasına engel olmuştu.
Meşrutiyet'in ilânı sırasında İngilizlerin besledikleri bu ümid de boşa çıkınca fena halde meyus oldular. Bu itibarla şimdi halifeyi ellerinde bulundurup tezlil etmek istiyorlar ki hariçte hilâfetin bir itibarı kalmasın.
Reşat Paşa bu cevabı makul bulmuş, ancak:
Padişaha bu nasıl söylenebilir ve kim söyleyebilir? demiş ve; Elhükmülillâh! diyerek bana veda etmişti. Filhakika daha bir müddet padişah İstanbul'da kaldı ve arabasıyla şehri dolaşmak suretiyle teveccüh kazanmak istedi. Fakat halk tamamıyla lâkayd kaldı. Nihayet bir mevlid günü saraya davet olunduk.
Yıldız Sarayı'nda benden ve bir iki ihtiyar mütekaid memurdan, bir de birkaç harem ağasından başka kimse yoktu.
Hâfızlar vazifelerini îfa edip mevlid okurken bazı kimseler hüngür hüngür ağlıyorlardı ve dağıtılan şekerin pek âdi nev'inden olduğunu da ben bizzat gözlerimle gördüm.
Ben de müteessir oldum, çünkü Osmanlı Devleti'nin başında tabiî olarak bulunmuş olan padişahlardan hiçbirisi bu derece sefalet ve hakarete düştükten sonra, yine mevkiini muhafazaya çalışmamıştı. Hâlbuki ahvâlin bu şekli almasında ve bu vaziyete düşmesinde, yani memleketin idaresinde Sultan Vahideddin'in zerre kadar dahli ve tesiri kalmamıştı. Unutmamak lâzımdır ki kendisi bir kukla mevkiinde idi ve memleketin bütün idaresini galip devletler ve bilhassa İngilizler ele almışlardı." (1)
Daha sonra hadiseler birbirini takip eder ve Halife-Sultan Vahdeddin'in yurtdışına "kaçmasıyla" birlikte hilafet makamının boşaldığı kanısına varan Ankara hükümeti, halife seçimini gündeme getirir. Şer'iye ve Evkaf Vekili Konyalı Mehmed Vehbi Efendi ise, kaleme aldığı fetvada Halife'nin görevinin "İslâm hak ve menfaatlerini korumak"(2) olduğundan bahisle Sultan Vahdeddin'in yurtdışına "kaçmakla" hilafeti yitirdiğini belirtir ve yeni bir halife seçilmesi gerektiğine dair "fetva" verir. Sonunda söz konusu "fetva", oturum başkanı Dr. Adnan Bey tarafından oya sunulur. Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, fetvanın dinsel gücü bulunduğunu ve ulusal iradeye üstünlüğünü öne sürerek, fetvanın oya konulmasına karşı çıkar. Mustafa Kemal Paşa bu muhalif tavra şöyle karşılık verir:
"Affedersiniz beyefendi, bu memleketi yıkmak için de fetvalar verilmiştir. Fetva behemahal Meclis'in reyine vazedilmelidir."
Fetva, oya konulur ve kabul edilir.
Böylelikle İslâm tarihinde belki de ilk kez bir "fetva", bir Meclis'in oyuna sunulur ve Halife-Sultan Vahdeddin'i bu görevden azleden fetva oya konulup kabul edilir.(3)
Meclis, Abdülmecid Efendiyi "Halife" olarak seçer.
Her şeye karşın Abdülmecid Efendi'nin halife seçilmesi yine de İslâm âleminde büyük bir sevinç ve iştiyak uyandırır...
1) Dr. Rıza Tevfik, Biraz da Ben Konuşayım, Hazırlayan: Abdullah Uçman, İletişim Yayınları, 2. baskı, İstanbul 2008, s.
2) Gotthard Juschke, Yeni Türkiye'de İslâmlık, Çeviren. Hayrullah Örs, Bilgi Yayınları, Ankara 1972, s. 21.
3) Bkz. Çetin Özek, Devlet ve Din, Ada Yayınları, İstanbul, ts., s. 475 .


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



