Aslında yazının başlığı 'Eski bir meseleydi' ama eski olduğu için kimsenin ilgisini çekmez diye değiştirdim.
Biz yine de 'eski meseleden' başlayalım. Sonra, becerebilirsek 'yeniyle' yüzleşiriz.
Türkiyeli gençlerin seksen sonrası serencamının başlangıç kısmı bana hep 'hakikat yolcusu kuşları' hatırlatır. Ama sadece başlangıç kısmı..
Sonra iş çok çetrefilleşti. Hakikati aramak için yola düşen cümle ihvan zamanla acayip evrildiler.
Ne 'sîmurg' kaldı ellerinde, ne herhangi bir daüssıla. Hatta birçokları için 'Sîmurg' bile sözden ibaret oldu.
Solcu ve ülkücü gençlik, künhüne pek fazla varamadıkları bir kavgada birbirlerini heder etmişti zaten.
Toprakta ve dört duvar arasında biten cedelleşmeden sonra ülküden, ülkeden soğuyup, uzunca bir süre politikanın bin fersah uzağında konuşlandılar.
Boşluğu, yelkenleri 1983 seçimlerinden sonra şişen özgürlük ortamında Müslümanlığa teşne duran gençler doldurdu. Hem ne doldurma..
Mısır ve Pakistanlı âlimlerin eserleri başta olmak üzere piyasada din merkezli satılan ne kadar kitap, neşriyat varsa yalayıp yuttular.
Yuttular, yuttular ve yuttular..
Öyle ki bu yeni yetmeler 'yeşil sarıklı ulu hocalara' bile itibar etmedi.
Sayrılığı, bugünlere de sirayet eden ciddi bir arızaydı bu.
94 sonrası Müslüman gençler; kızlar ve erkekler.
Zorluğun pençesinde, feministlikle, mü'minlik arasında kararsız kaldılar hep. 'Uzaklarda sen kaldın gurbeti ben yaşadım' halleriydi onlarınki.
Tercihleri müminlikten yanaydı ama amellerinde, popülerlik çatısı altında konformizm ve feminizm ağır basıyordu.
Zor zamanın, zorlanmış zamanın kızları oldukları için, uzunca bir zaman Layüs'elmişcesine kimse ses çıkarmadı onlara...
Bir süreliğine de olsa onları layüs'elliğe yakın kılan, Mekke Dönemindeki işkenceleri hatırlatan 28 Şubat'taki ikna odaları tecrübesiydi.
Nasıl oldu da böyle oldu
Onlar dünün mağdurları, ezilip itilmiş yoksullarıydı aslında.
Çoğu varoşlarda oturan, fakir ama onurlu kızlar ve erkeklerdi.
Çarşaf kadar başörtüleriyle öyle gururluydular ki, 'sakalımız olacağına başörtümüz olaydı' deme raddesine gelirdi zıpkın delikanlılar.
Kızı - erkeği, nerede olursa olsun namazını, tekbirini, salâvatını kınayıcının kınamasından korkmadan ortaya koyar, 'kentin öte yakasından koşup gelenle' ünsiyet sahibiymiş gibi ışıltı yayarlardı etraflarına..
H H H
Papatyaları ihmal etmenin faturası
'Gençler bu hale nasıl geldi?' sorusu belimizi hep büküyor ya!
Ama bu gün, bu soruya cevap olarak akla da, gönle de yakın gelen 'papatyaları şımartmamış' olmamız geliyor.
Uzun zamandır bu kadar ikna edici bir cevap gelmemişti aklıma.
Evet, galiba ne olduysa papatyalara sırtımızı dönünce oldu.
Papatyalar, menekşeler bir kere küstürüldü mü, yakın zamandan ve çevreden hayır beklemek anlamsızdı.
Kırları küstürüp, duygu envanterimizden tart ettikçe başımız beladan kurtulmayacak demekti.
Sizi bilmem ama benim için akla yakın gelen ihtimal buydu.
Ve bu çiçeklere yüz vermeyişle, G-20'ye girme işi arasında pozitif korelasyon vardır. G-20 ve papatya düşmanlığı kankadır yani.
Rönesans, aydınlanma, gelişme; kestirmeden gidersek çiçek ve böcek düşmanı bir süreçle mümkün olan bir şeydi bu...
Hümanizm 'her işin başı olup', 'Yaratandan ötürü' esprisi çöp gibi ezilip geçildikten sonra başka ne olabilirdi ki.
Önce papatyalar soldurulacak, örümcekler ezilecek... Sonra Ahmet ve Ayşelere gelecek sıra..
Racon buydu demek ki: Ne kadar köfte, o kadar ekmek.
Bu noktada hümanizmi inkıtaa uğratmak istiyorum. Omuz vereceklere açığım.
Demiştim ya, 'Yeşil sarıklı ulu hocalar'da kabahat!
Demiştim size, baştan beri demiştim işte.
Onlar, onlar anlatabilselerdi bize, papatyalarla örümcekleri, repolarla, çekleri bir hakkın öğrenebilseydik onlardan, G- 20 ayakkabılarımızın bağcıklarını öpebilirdi en fazla.
G- 20, hatta G- 40 bir araya gelse, Bağdat'ın mahrem halılarına değil basmak yan bile bakamayacaklardı.
Ah ulu hocalar ah.
Keşke başınız omuzlarınızın üstünde kalaydı da anlataydınız bize. Keşke medreseleriniz, harfleriniz, kitaplarınız hak ile yeksan edilmeyeydi de papatyalar için nisanlar yine bayram olsaydı.
Matahari de, Keriman Halis de mecrasında aksaydı.
Bir tek size kızıyorum, zira kızmaya değer adam yok etrafta.
Bugün
Dimağ ve gönüllerindeki mayada ne eksik kaldıysa, Müslüman gençliğin yaşadığı evrim patlaması hiç durmadı.
Acayip kızlar ve erkekler doldurdu bulvarları ve meydanları.
Yemek yapmaya hevesli kız yerine, kocasına ders vermeye şartlanmış kadınlarımız var şimdi.
Eve, şarkıya ve kalbine dönmek hiç birinin aklına gelmiyor.
Oksimoron hacılar
Mottosu 'hayat iman ve cihattır' olan delikanlılar bineğin, mülkün ve velhasıl konforun meftunu olup çıktılar.
Kelli felli işadamları, hem başörtülülerin gadre uğramışlığına salya, sümük destek verdi, hem tezgâhın en merdiven altlarını reva görecek kadar zalim bir salaklıkla materyalistleşti.
Sakallı, namazlı niyazlı para babaları, saçlara, sırf görünen saçlara üç dört yeşil daha fazla ödemekle kalmayıp, uzun yıllar en ziyade göğsünü kabartan başörtüsünü ortamdan her şart altında uzak tutma cehdine düştü.
Ezcümle
Seyyid Kutup, Necip Fazıl çıkmalarını defterlerinde, mücahit fotoğraflarını ceplerinde taşıyan nesil berhava olmuş durumda.
Birden bire geldiler ve yine öylece kayboluverdiler.
Artık biliyoruz ki çoğu 'beyazlamak' için harcıyor mesaisini.
İçlerini ısıtan ve hayallerini süsleyen resimler de, isimlerde hep 'beyaz' şimdi.
Bir zamanlar Filistin için ağlayan kız ve kızanlar ve onların çocukları, pop starların konserlerinde yırtıyor hançerelerini.
İşgal altındaki ülkelere kimse 'Hindikuştur Dağları' gibi dokunaklı ve yürek kardeşliği aşılayan marşlar yazmıyor.
Evleri, yuvaları tarumar eden zalimlere kimse 'Yıkıldı Fıravun, Haman ile Karun, Nemruta ne oldu çağdaşlara sorun' diye hatırlatmayı düşünmüyor
Kimsenin konforundan ötesini görmeye niyeti yok.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



