Mezopotamya uygarlıklarıyla Orta Amerika-Meksika merkezli Aztek-Maya uygarlığı; And dağlarında Peru merkezli İnka uygarlığının ise Mısır uygarlığıyla benzerlikler gösterdiğini McNeill “Dünya Tarihi” isimli eserinde (çev. A. Şenel, Kaynak Yayınları, İstanbul-Ankara 1985, s. 254), kesin olmasa da, ihtimal dahilinde kaydeder. İnka uygarlığının nerdeyse yazılı kaynak bırakmamasına karşılık, Maya uygarlığı, bugün bile kısmen çözülebilen bir yazı biçimi geliştirmişler, doğru bir takvim ve sıfır rakamı da dahil matematikte önemli bir seviye gösterebilmişlerdi.
Kolomb sonrası istilâcılarından “Cortez, 1519’da bir avuç canavar ruhlu adamıyla Montezuma’nın sarayına saldırdığı zaman” (age, s. 254) da Orta Meksika’da milyonlarca insan (on bir milyon) nüfusu, 1650’de bir buçuk milyona kadar düşecektir. Avrupalı istilacıların getirdiği çiçek, kızamık ve su çiçeği gibi hastalıklara karşı bağışıklığa sahip olmayan yerliler (age, s. 273) iktisadî yönden de çöküntüye uğrayacaklardır. Buna bağlı olarak kültürlerini, uygarlıklarını, toplumsal ve siyasal düzenlerini, hayat tarzlarını vb. hızla kaybedecekler.
Önce İspanyol conquistador (istilacı)ları arkasından İngiliz, Portekiz, Flemenk/Hollanda ve Fransızlar bütün Güney ya da Latin Amerika’yı iflah olmayacak şekilde yağmalayacaklar, sömüreceklerdir. Avrupa’dan giden korsanlar, askerler, aristokratlar, Cizvit, Fransisken ve diğer tarikatleriyle hıristiyan ve rahipler, Maya ve İnka uygarlığının adeta kökünü kazıyacaklardır. Kreol (Avrupa kökenli Güney Amerikalılar) ler de, bugünkü deyimle yerli işbirlikçileri olarak bu insan, kültür, uygarlık, coğrafya ve doğal zenginlikleri elde etmede ve elbette yok etmede büyük katkıda bulunacaklardır.
Batılı yazarlar, bu arada McNeill gibi tarihçiler Maya ve İnka uygarlıklarının, diğer uygarlıklara kapalı kalması dolayısıyla belli bir seviyeden sonra gelişme gösteremediğini, hatta bazıları “Cilalı Taş Devri”ni aşamadığını (Théma Larousse/Tematik Ansiklopedi, Milliyet, 1993-94, s. 134-39) belirterek, Avrupalıların istilasına zımnen haklılık kazandırmaya çalışırlar. Bush yönetiminin Irak’a “özgürlük” getirme gerekçesiyle giriştiği işgâlde olduğu gibi.
Ne var ki, Latin Amerika ülkelerinde son yıllarda yapılan seçimlerle iktidara gelenlerin söylemleri, iddiaları, görüşleri tamamen farklı bir temeli işaret etmektedir. Venezüela’da Chavez, son olarak Bolivya’da Evo Morales’in seçimi, beş yüzyıl aradan sonra, bu ülkelerdeki yerlilerin, ezilip horlanmalarına rağmen kendi köklerine dönüş anlamı taşımaktadır. Nitekim Morales, yemin töreninde yaptığı uzun ve acı tarihin bir tesbiti sayılacak konuşmasında bu gerçeği açık bir şekilde dile getiriyordu.
Latin Amerika ülkelerinde gerçekleşen bu iktidar değişimleri, siyasi tasnif babında “sosyalist” kategorisi içinde görülse de, asıl temelde yatan şey, Batı uygarlığına karşı kendi uygarlıklarının gasbedilmiş hakkının tesbiti ve alınması doğrultusunda atılmış bir adım olarak da değerlendirilebilir.
Gerçekten, Batı uygarlığının beş yüz yılı aşan hakimiyeti ve uygulamaları, yeryüzündeki diğer uygarlıkların haklarının gasbı, yok sayılması, horlanması, yokedilmeye çalışılması ve küresel bir zorbalığa dönüşmesi sonucunu getirmiştir. Kuşkusuz Maya ve İnka uygarlıkları, kendi hakimiyet alanlarıyla sınırlı kalmışlardır ve Batı uygarlığına katkıları, belki yok denecek seviyede olmuştur. Buna karşılık İslâm uygarlığı Yeniçağ’da Batı uygarlığının oluşumunda, oluşumu zemininin hazırlanmasında hayati derecede olumlu katkılarda bulunmuştur.
Ne var ki Batı uygarlığı bu katkıyı, açık yüreklilikle itiraf etmekten sürekli kaçınmakla kalmamış, boğazını sıkan demirden bir cendereye dönüşen skolastisizmden çıkışını gösteren yolu döşeyen İslâm uygarlığına husumetle saldırılarını sürdüregelmiştir. Bunun sonucu, bütün bir insanlığın, en azından XVIII. yy.dan beri Batı uygarlığı tarafından tehdit edilmek, mutsuz kılmak, maddi ve manevi yönden yozlaştırmak şeklinde ortaya çıkmıştır.
Latin Amerika ülkelerinde gerçekleşen iktidar değişimleri, ihtimal Batı uygarlığının oluşturduğu yozlaştırmayı bütünüyle ortadan kaldırıcı bir öze sahip olamayabilir. Ama gerekli ve ihtiyaç duyulan öze hiç değilse işarette bulunması, bir uyarı işareti vermesi bile önemlidir ve anlamlıdır.
Gönül isterdi ki, bu işareti Müslüman ülkeler verebilsin! Çünkü Batı uygarlığının yozlaştırmasını, hatta sapkınlaştırmasını bertaraaf etme gücü ve potansiyeli İslâm uygarlığının özünde yatmaktadır. Bir yeraltı çağlayanı gibi gürül gürül akma muştusunu fısıldamakta, vaadedilmiş bir zamanı beklemektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



