İlk gençlik yıllarımdan itibaren okuduğum şu üç yazarın üzerimde hakkı vardır: Ali Şeriati, Seyyid Kutup ve Mevdudi.
Bu üç münevver insan sadece yazdıklarıyla değil, aynı zamanda yaşadıklarıyla da kuşaklar üzerinde iz bırakmışlardır. Ayakları toprağa basan insanlar için yerliliğin ne denli önemli olduğunu biliyorum. Bu toprakların yetiştirdiği değerleri asla tercih konusu yapıyor değilim. Ama yaşadıkları çağa tanıklık eden bu üç münevver insanı da hiç kimse kalkıp yabancı sınıfına dâhil edemez, etmemelidir de.
Yeryüzü coğrafyasında Müslüman toplumların-özellikle son asırda- müşterek bir serüven yaşayıp ortak kaderi yaşadıkları da inkâr edilemez. Tarih birbirine yakın mekânlarda tekerrür ediyor.
Siyasi, kültürel ve sosyal özellikler açısından Türkiye ile İran, Pakistan ve Mısır arasında belirgin farklılıkların olduğunu da söylemeye gerek yok. Lakin halkı Müslüman olan ülkelerin arasındaki ilişkiyi neredeyse yerellik ortak paydasına dönüştüren en önemli şey, eş zamanlı tahribat ve eş zamanlı zihinsel sömürülmeye müsait olma sürecidir.
Seyyid Kutup, Mevdudi ve Ali Şeraiti hem Müslümanların zihin duvarında asılı duran alışılagelmiş statik âlim imajını yıkmış hem de çağdaş dünyanın teoriden bir türlü pratiğe intikal edemeyen kötürüm aydın anlayışına nokta koymuştur.
Mevdudi Kur'an'a Göre Dört Terim kitabıyla, Seyyid Kutup Yoldaki İşaretler'le, Ali Şeraiti İnsan'ın Dört Zindanı'yla kafa ve kalp güzergâhında yer alan engelleri haber verip Müslümanları teyakkuza davet etmişlerdir. Dört terimi hakkıyla anlayabilmenin bir yolu da yoldaki işaretleri iyi takip ederek insanı akıl ve iradesini dumura uğratan tarih, toplum ve doğayla beraber nefs zindanından kurtarmaktır.
Modern dünya hakikati ve nasları değiştirebilecek güçte olmadığını çok iyi bildiğinden bütün enerjisini insan zihninin deformasyonuna harcamaktadır.
Kendine yabancılaşan bir akıl, kendini fark edemeyen bir yürek yaratıcının yukarıdan uzattığı ipi ne görecek durumdadır ne de görse bile ipe uzanıp yapışacak mecali vardır.
İşte, bulundukları kültürel coğrafyadan tüm dünyaya seslenen çağının gerçek şahidi bu üç adam ömürlerini böylesi bir yabancılaşmadan Müslüman toplumları korumaya adamışlardır. Elbette bu zorlu mücadele bedelsiz olamazdı. Zindanlarla sınanıp şehitlikle ölümsüzleştiler.
Mevdudi'nin ilimle çizdiği evrensel haritayı Seyyid Kutup ve Ali Şeraiti ölümle (kanlarıyla) çizdiler. Eğer doksanlı ve iki binli yıllarda, darbelere ve süreçlere rağmen hâlâ elinden kitap düşmeyen insanlarımız varsa buradaki pay biraz da seksenli yıllarda okunan bu üç yazara aittir. Kim ne derse desin insanımızın taklitten tahkike yükselen inanç ve eylemlerinde de bu münevverlerin rolü hafife alınamaz. Ali Şeraiti ve Seyyid Kutup'un aynı zamanda şiir ve roman yazan tarafları, edebi yönleri olduğunu da dikkatten kaçırmamak gerekiyor. Her iki yazarın kaleminin bu denli sihirli ve müessir olmasındaki birinci sebep içtenlik ve samimiyetse ikinci sebep de edebi derinliktir. Aynı şeyi kuşkusuz Mevdudi için de söyleyebiliriz.
Geçen gün bir okuyucum mektubunda çevresinin engellemesiyle artık Ali Şeraiti okumaktan vazgeçtiğini yazıyordu. Buna şaşırmak mı, öfkelenmek mi yoksa üzülmek mi gerek, o an karar veremedim. Böyle bir engelleme karşısında dondum kaldım. Sanırım bu donma durumu birilerini ziyadesiyle mutlu etmiştir. Donmuş fikirler, kötürüm düşünceler, kapalı kapılar, büyüklerimiz ne demişse odur, bize laf düşmezciler elbette şahadet kanına dek düşünce izleri bulunan insanlardan haz etmeyeceklerdir.
Ali Şeraiti, Seyyid Kutup ya da Mevdudi'yi sakıncalı addetmek bulaşıcı bir hoşnutsuzluğun habercisidir. Bu memnuniyetsizlikten çıksa çıksa Sezai Karakoç'a karşı hoşnutsuzluk, İsmet Özel'e dönük sevgisizlik, Nurettin Topçu'ya yönelik tahammülsüzlük ve Mehmet Akif'e doğru konuşlanmış ölçüsüzlük çıkar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



