Yerel medya bilir misiniz? Neredeyse her ilde, bazı şanslı ilçelerde mutlaka vardır o eski harfli matbaalarda basılan gazeteler. Azaldı değil mi? Canlı renkler ve afili görüntüleriyle gazeteler 'yerel medya'yı çoktan çekip çevirmeye başladı bile. Yine de elinize aldığınızda tasarım ihmalkarlığıyla dolu olduğunu düşündüğünüz gazeteler keyif vermez mi size?
Benim gibi dış camından saatlerce seyrettiyseniz gazete rotatiflerinin dönmesini, okuldan kaytarmışlığın tüm tedirginliğiyle ayrı bir heyecan duymuşsanız normaldir. Bulunduğum ilçenin, -daha sonra il oldu- parti lokalinde elime aldığımda üç ayrı yerel gazetenin az sayfalı halinden mutluluk duyardım. Hele de polemik başlamışsa iki gazete arasında, sudan sebeple bir maraza çıkmışsa 'arkası yarın' gibi sonraki gün lokale gelmeye can atardım. Millî Gazete'nin baş köşede olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O günleri hatırladıkça 'neden bizim gazetenin dijital arşivi yok' diye hayıflanırım. Diyelim ki 1987'nin Haziran ayının 23'ünün gazetesini elime alır gibi bilgisayar ekranında görmüşüm, hoş olmaz mı? Gazetelerin toplumsal hafızada ayrı ve özel bir yeri olduğunu söylememiştim değil mi? Hayatımın dönüm noktalarının gazetelerini bir 'tık' ötede görmek isteyişimin aslında başka bir sebebi daha var. Türkiye'nin nasıl bir süreçten geçerek bugünlere geldiğini görmek, düşünsel atlasımızdaki sıçrayışları fark etmek, laf aramızda bir dönem yoğun yayınlanan 'çizgi roman'lara kaçmak, pehlivan tefrikalarında kaybolmak istiyorum. Başucu kitaplarımdan biri olan "Küçük Prens"le Millî Gazete sayfalarında tanıştığımı biliyor muydunuz? Hem de Arapça tercümeden okumuş ve bir daha da ardını bırakmamıştım. Neyse ki Fatih Erdoğan var da Mavibulut Yayınları kitabı ülkemiz çocuklarına titiz bir tercümeyle sundu. Laf aramızda ben hâlâ gazete sayfalarındaki halinde takılı kaldım. Bakarsınız bir yolculuk daha yapar, Küçük Prens'in gezegenindeki çiçeklere su verip maceraya çıkarım.
Elbette kaynatmadım lafı. Yerel gazetelerden bahsediyorduk ve söz yine Millî Gazete'ye kaydı. Ankara'da yerel gazete mekanım küçükken Hacı Bayram'dı. Şimdi yenilenmiş halini biliyorsunuz cami avlusunun. Bendeniz Belde'yi demirden sütunlarda okurdum. Hepi topu 4 sayfa olarak hatırlıyorum onu. Ön ve arkası ayrı ayrı asılırdı ama. Kütahya, Bursa, İzmir, Malatya, Van; ülkemizin neresine gidersem gideyim birkaç tanesini sıkıştırır koltuğumun altına çay içebileceğim bir mekanda konaklarım yine de. Tasarımları kötü, içerikleri zayıf diye dışlamam onları. Arada birinin kapısını çalıp, 'bir günlüğüne gazeteye el atabilir miyim' demeyi de çok istedim. Ertesi gün şaşırtsın okuru mesela. Sonra bu niyetimin iyi olmadığını anladım. Ulusal gazeteler zaten kendi çizgisinde dönüştürüyor her şeyi. Neden doğal bir güzelliğe 'şehir baskısı' katayım ki!
Yurt dışına çıktığımda da uluslararası gazeteler bana yerel gazete gibi görünür. Gülmekte haklısınız. Biz cicili bicili gazetelere alıştırıldık ya, dünya ciddi gazeteler okuyunca 'düşünsel poz' vermek yerine 'yerel okur' moduna geçiyorum hemen. Çoğu zaman seyirci olmam garibinize gitmesin. Batı gazetelerinin ayrı bir büyüsü olabilir, ama benim gibi Arapça yayınlara vurgunsanız kağıdından içeriğine farklı boyutlarda dolaşırsınız. Arabistan'da, Mısır'da çıkan gazetelerin sayfalarını açarken nazik davranırım. İran gazetelerini gördükçe ince sigara içen Tahranlıları hatırlarım hep. Ellerindeki gazeteyle yol boyu hem okuyan hem de önüne bakmaya çalışanları gördükçe şapkamı -bir yere çarpmadıysam- çıkartırım!
İstanbul'u dolaşan turistlerin hemen hepsinin elinde rehber görürsünüz. Nereye gideceklerse önceden araştırmayı tercih ederler. Bilinçli yolcu olmayı önemserler yani. Benim öyle bir huyum yok. Nereye gittiğimin, nereye gideceğimin önemi de yok. Eğer bir şehre vardıysam, keşfedilecekleri 'hayret makamında' görmediysem o geziyi ne yapayım. En iyisi oturup belgeselini izlemek, ansiklopedi karıştırmak. Karşıma çıkacak sürpriz güzellikleri niye bozayım ki. Yeni yerler keşfederken gazetelerine dokunmadan geçemem ama. Zararı yok, dilim yetmez, çoğu şeyi seyreder geçerim. Yanımda aşina bir çehre bulursam başlıktan da fotoğraftan da yola çıkarak, meseleyi sonuca kavuşturabilirim. Gazeteler pratik rehberler gibidir çoğunlukla. Uzun yazıları bir kenara koyar, hızlıca gözden geçirirsiniz önce. Sonra yazarını yanına alır, beraber yolculuğa çıkarsınız. Yazı içinden çıkılmaz hale gelirse bırakır, heyecanla okutuyorsa niye bittiğini sorgularsınız.
Gazeteniz yanınızda değilse çoğunlukla eksiklik hissedersiniz, ben de hissederim. Elim bir gazete bayiine vardığımda gazetelere gitmezse o günü kayıp bile sayabilirim.
Durun bir dakika. Ankara'da iş biraz kolay da İstanbul karmaşasında nasıl okuyabiliyorsunuz gazeteleri. Minik cihazlar üzerinden takip edenlerdenseniz şaşırmam halinize. Haber portallarını, gazete sitelerini minik bilgisayar mı telefon mu olduğu anlaşılmayan cihazlardan takip eder oldunuz değil mi? Şu modern dünyanın insana ettikleri. Gazeteye dokunma duygusundan yoksun hızlı insanlar. Hep bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar. Biraz yavaşlayabilir oysa. Etrafındaki güzelliklere de dalabilir. Vapura bindiğinde gazetesi elinden uçup giden ve etrafı seyre dalan adamın yerini gözünü minik ekrandan ayırmayan bir şahsiyet almış. Kitapları da okumaya başlamışlar o cihazlarla. Okuyun bakalım. Biz yine de kağıdın yanında durmaya devam edeceğiz. Ormanlarımız kağıt olurken ciğerlerimiz yansa da.
Eğitimde çocuklar e-kitaba geçtiği an klasik okur 'nostaljik' bir görüntü oluşturacak. Gazeteciler gündemlerini mutfaklarında değil de 'twitter'da pişirmeye başladığından beri her şey şekil değiştirmiş gibi. İki saat ayrı kaldığınız sosyal medyaya döndüğünüzde ne çok şeyin değiştiğini fark ediyorsunuz. Her şey bir yarış halinde. M. Mustafa Uzun sınırda Suriyelilerle bir araya gelmiş. Oradaki yokluğu, acıyı anlatıyor iki satırla. Anında görüntü. Çileli yolculuklar sonunda oraya gitmiş, karşısında Davutoğlu! Ceyda Karan zaten savaş bölgesinden canlı yayın kumanda merkezi. Ahmet Tezcan dağıtım servisi gibi. Nereden geçersen geç onun dergâhından 'tatlı bir söz' duymadan gitme daha ileriye. En önemli makamı bırakmış keyifle dalgasını geçiyor. Ahmet Hakan kendisini yazılarından tanıyamayanlara beynini açmış. Ne düşündüyse yazıyor. Bu 'rüyasında Ahmet Hakan gören kızlar' mevzuunda sınıfta kaldım. Hem kızıp hem de rüyada gördükleri AHC'yi nasıl konumlandırıyorlar acaba? Beyhan Demirci'ye sorardım ama tanışmıyoruz ki. Haritacı'nın yönleri Kariye- Bab-ı Yaren arasını gösteriyor. Gitti Fehmi geldi Nesibe!
Atılgan Bayar tüm iddiaları bildi, seçimin galibi o adeta. Hiçbir yerde yazmamasının özel bir sebebi var mı acaba. Rıdvan Memi'nin TRT Haber'deki programı kaldırıldı. Çok sevindim. TRT'de güzel programlar yapılmasının bir anlamı yok. TRT niye iddialı olsun ki. İnan Kıraç mı yedi "Kozmik Oda"nın başını yoksa kanal yöneticilerinin korkaklığı mı? Zorla TRT Haber izliyordum, kumandam rahatladı. Sayın kanal yöneticileri sakın yeniden başlatmayın programı, ne sizin başınız ağrısın ne biz izleyicilerin. Biz severiz; vur patlasın, çal oynasın.
Gürsel Tekin keşfine daldığı sosyal medyadan ne zaman uzaklaştı kendisi de farkında değildir, eminim. Cüneyt Özdemir, Mehmet Ali Birand'ı kıskanıyor mu ne! Geçer, geçer bu duygu, uzun sürmez. Sefer Kayaoğlu kaçırdığım programlarını hatırlatıyor, ne güzel! Yunus Göksu ve Mustafa Alcan sabah kuşları. Biz yatıya giderken onlar sunuma geçiyorlar. Ülke 5'ten geçerken sosyal medya üzerinden paylaşılan videoları yakalayabiliyoruz çoğunlukla. Nasıl da unutuyordum. "Her Şeyi Bilen Adam" Adana'da bir yerel TV'den sesleniyordu. Artık gözü yükseklerde. Reytingse reyting, mumbarsa mumbar dolması. Programın görünmez yönetmeni Aytekin Gezici ile Abdurrahman Boztaş özgün formatlarını acaba nereye taşıyacaklar. Osman Gökçek'in haberi var mı bilmem, lakin Beyaz TV ekranları için biçilmiş kaftan "Her Şeyi Bilen Adam"
Benden söylemesi.
Bu arada gördünüz mü yine kaynattım lafları. Yerel gazetelerden girdik, uluslararası gazetelere geçtik, elektronik ortamlara bindirme yaparken sosyal medyada yakalandık!
Anlaşılan o ki sevgili okur, sosyalleşmek için 'bürokrasi' kuyruğu geride kaldı. Televizyonda konuşana, gazetede yazana, hizmet yapana, hizmetten kaçana ulaşmanın yolu da 'sosyal medyadan geçiyor. Eleştirdiğiniz, beğendiğiniz her şeyi anında paylaşabiliyorsunuz. Medya patronları attığınız twitlerden hoşlanmayınca işinize son verebiliyor. Seçim sandığına elinizde su bidonuyla gider göbeğinizi kaşırsanız adınız Asım olur kanalınız STV, ekran yerine patronun gösterdiği yere gidersiniz.
Sayın editörüm siz sosyal medyada yoktunuz değil mi? Başımıza bir hal gelecekse bilinsin ki Ünal Ateş sosyal medyada yoktur, kendini yancı yazdırmıştır. Sevgili okur, sen beni tanıdın, şunca yolculuğumuz oldu haksız mıyım sözlerimde!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



