İnsanoğlu bu dünyaya geldikten sonra sürekli değişim geçirir. Her bir ayrı zaman aralığı kendi içinde muhtelif değerlere ayrılarak doğal olanı yansıttığı oranda gerçeğe yaklaşıp akacak arkı yavaş yavaş genişletir. Genişletirken de bazen zorunlu bazen de bile isteye çeşitli tahriflere uğrar. Bundan olsa gerek, zaman insanı en çok ilgilendiren bir mefhum olarak her çağda güncelliğini korumuştur. Zamana uymak çoğunlukla olumsuz anlaşılsa da aslında insanoğlunun yaradılışı gereği çağına tanıklık aynı zamanda bir uygarlığa da işaret eder. Yeni sorunlara yeni çözümler üretmek, yeni imajlar oluşturmak; zamanın gerekliliklerinden yola çıkarak mümkün olabilir. Güncelin karmaşıklığı bizim güncele sunduğumuz bir çözümle sarahate kavuşur. Bunu söylerken elbette güncelin içinde boğulup kalarak sonunda 'ne olduğunu' unutmaya varmayı kastetmiyorum. İnsanın kadim tutamakları olmalıdır. Hangi değerlere sahip çıkacağını kendisi karar vermelidir. Ben şahsen her zaman yeni olanın yanında yer almak istedim/isterim/istiyorum. Bunun kaynağı da konuşulmuş yazılmış şeylerden bıkmış olmamdır. İnsana ait kadim duygulardan biri de örneğin aşk. Ama bu aşkı gülle bülbülle anlatmak, çağından haberin olmadığını gösterir. Evet, gül ve bülbül arasındaki bağıntı bu duygunun tezahürü sonucu oluşmuş bir takım kalıplarla ortak duyarlık düzlemine sunulmuş olsa da bu beni artık sıkıyor. Başka bir ortak 'özne ve nesne' ileri sürüp onun üzerinde yeni bir 'zemin' oluşturmak gerekiyor. O yüzden de fikri saçma sapan görülen kimselere yakınlık duyuyorum. Çünkü yeni olan her zaman saçma damgasıyla karşılaşmıştır. Bunu söylemekle gerçekten saçma olan sözde yeniliklere taraf olmuş olmuyorum. Çünkü kadim 'terazi' değişmez; biz bundan bin yıl önce de insandık şimdi de insanız. Veya elma dün de elmaydı bugün de. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin; örneğin bir doğal rengin aynısını veremez. Çünkü 'aygıt'ın hafızasından geçen her şey doğallığını yitirir. Hatta insan düşüncesinden geçen her şey de doğallığını yitirmektedir. Çünkü az ya da çok zihni birtakım katkılar sokulmuştur som olana. Yani şöyle bir tez ileri sürülebilir; dünyada insanın da içine doğal bir fiil yoktur. Durum olabilir bakın. Fiil yok. Hareket eden her şey değişime muhtaçtır. Muhtaç olmazsa hareket etmiyordur. Sabit şeyler bile 'dış etkenler' sebebiyle değişime muhtaçtır.
Değişim harekettir. Hareket ise sabit olanla kaimdir. Sabit olmadan hareketin mümkünü yok. Bir yaprak ağacın dalından düşerken ağacı hatırlatır. Ağaç sabittir yaprak ise harekettir. Bazı bitkilerin tohumlarını dökmesini düşünelim; tohum (hareket) yeni bir ağaca (sabit) dönüşmek için harekete geçiyor. Öyleyse yeninin hareket olduğunu ama bununla yetinilmemesi gerektiğini bilmeliyiz. Yeni bir potansiyelin kök salması için yeni bir 'iç hareket'e ihtiyacımız vardır. Devingenlik aynı zamanda sabitlik ve sürekliliktir. Sürekliliği sürerlik şeklinde de okuyabiliriz. Çünkü 'bir şey' olmadan 'bir şeye' varılamaz. Sebep sonuç ilişkisinden bahsetmiyorum burada; 'birikim'in yepyeni 'hareket'lere yol açmasından söz ediyorum. Önce biriktirip sonra 'bina'yı yapmaya başlamaktan. Yeninin yenisi böyle mümkün olabilir.
Biriktirmek dedim; biriktirmek aynı zamanda özgünlüğe gidişin ilk hamlesidir. Aldığımızı 'kendi yaradılışımızdan' oluşmuş olan orijinal katkılarla yükselterek yeni bir 'yaratım' konveksi saptayabiliriz, gerçeği belirlemek üzere. Yaratım olması için gerçek şarttır.
Geniş kitleler için sorumluluk alanların orijinal değerleri olmak zorundadır. Böyle insanlar mutlaka eskiyi yıkacaklardır. Çünkü yıkmak istemeseler bile eski yeninin karşısında bir müddet direndikten sonra kendi kendine yıkılacaktır. Yani hoyrat güç kullanmaya gerek yok yeni bir 'hareket' için. Ama 'büyüklerin söylediğinin birebir aynısını taklit etmemek' şarttır. Taklit yeniliğin düşmanıdır. Taklit eden yeni bir şey getiremez. Taklit fanatizmi doğurur; fanatizm ise donmuş bir beyinden başka bir şey değildir. Fanatizmin her türlüsü düşünceye ve harekete engel olur; donukluğu sebebiyle tarihsel değildir ve hiçbir zaman da tarihsel olamaz.
Kabul edilmiş ve işlene işlene sakız olmuş hiçbir düşünce yenilik barındıramaz. Yeniliğin yenisini aramak zorundayız. Ama bu 'arama işi'ni yaparken illaki çevremizi aşağılayıp kırmak ve dökmek zorunda değiliz. İnsanı yüceltmeyen hiçbir yenilik kalıcı olamaz.
Sonuç olarak; yeni derken kadim olanı da kastediyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



