Mustafa Kutlu'nun yeni hikâye kitabı Zafer Yahut Hiç okurla buluştu. Yaz günlerimizi serinleten en güzel haberlerden birisi elbette bu. Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı'nı ancak okumuş birisi olarak, yeni kitaptan önce de serinliği geçen yılın kitabıyla yaşayalım dedim.
Kutlu'nun hem anlatım tekniği hem de konusu tamamen bizim hayatımızı yansıtıyor. Duruluk, sadelik buna karşılık akıcılık, ilgi çekicilik, eserin bizi kuşatması tabii bir karakter haline geldi.
İnsanın dağılmasının, parçalanmasının, bölünmesinin, bir türlü kendini bulamamasının, sürekli kayıp giden bir yıldıza dönmesinin çok acı sonuçları hayatın içinde sıklıkla görülmektedir.
Teknik anlamda iletişim vasıtalarının sürekli gelişmesine karşılık, insanın tamamen gizli, kapalı, kapaklı dünyalara çekilmesi ne kadar manidardır.
Aslında kopuşun esasının temel unsurlarından birisi üslupsuzluktur.
Geleneksel dinamiklerin hızla terk edildiği bir çağda yoldan, yordamdan, edebiyattan, sanattan ve nihayet insanın temel karakteri olan üsluptan söz etmek de bir anlam taşımıyor.
Bu çağın ana kavramı parlamak ve sönmektir.
Herkes en kısa zaman içinde parlamayı hayal ediyor.
Tabii sönenlerin akıbeti konusunda ağız birliği etmişçesine herkes suskun.
Onlarca yıllık siyasîlerin bir günde eriyip gitmesi, binlerce yıllık tarihî varlıkların birkaç yılda silinip yok olması gibi her alanda en hızlı tüketimin, imhanın, yok etmenin şahitliğini yapıyoruz.
Ve bu çağda her şeyi açıklamak yine edebiyata düşüyor.
Kutlu, hikâyeleriyle üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor.
Her kitabında içimizin bir köşesini kemiren sesin çığlığını, yankısını, etkisini, derinliğini, acısını gözlerimizin önüne seriyor.
Her yıl, yeni bir muştuyla geliyor.
Okur, hayatı onun kaleminden her yıl başka bir hikâyeyle okumak için gün sayıyor.
Bunun ne anlama geldiğini, yine en iyi Kutlu okuru biliyor.
Bir yıl tadı damakta kalan bir edebiyat eseriyle buluşuyoruz.
Üslubu, konusu, dili, tavrı yapmacıklıktan son derece uzak.
Kendisiyle de, kahramanlarıyla da hayatın devran ettiği bir sokak köşesinde karşılaşabiliyorsunuz.
O dışı, dıştakini, dış dünyayı anlatmıyor, bizi, bizdekini, iç dünyayı anlatıyor.
Çiçekler, kuşlar, tabiat, kaya, tarla ona Yunan, Latin veya Avrupa edebiyatından bir hatıra değil, tam aksine bütün azizliğiyle, bütün ulviliğiyle, bütün esrarıyla o hatırasını da, hatıralarını da, toprağı da, yaprağı da, çiçeği de, bitkiyi de ve nihayet en aziz varlık insanı da yaşadığı, içinde olduğu, yüreğini taşıdığı coğrafyadan seçiyor, alıyor; Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali gibi.
Kahramanlar, karakterler, çiçekler, sokaklar, evler onda hazin ve içli bir sese dönüşüyor.
Bu içli ses, kulaklarımızı değil ruhlarımızı etkiliyor.
Hayatta sahici olan ne varsa, bunlar kendi seslerini bize aksettirebilmek için hikâyelerin satırları arasına giriyor.
Bütünüyle bir özete başvurarak Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı'nı yazmak ayrı bir görev ve konudur. Bir kitap sevdalısının hazin ve dokunaklı macerasından söz etmek, bunu içimizde duyarak yazmak ve okumak okurun görevidir.
"Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız.
Ama acele etmeyin.
Yavaş!
Yavaş!"
cümleleriyle başlıyor kitaba yazar.
Ve kendisi aynen bu tembihe uyarak şehri dolaşıyor.
Zafer Yahut Hiç'in ilk cümlesi ise, "Gide gide şehir bitti." Aslında Kutlu'da ne yürümek biter ne şehir ne de hikâye.
Karşımıza sonunda daha ayrıntılı tanıdığımız, belki yazar olmasa aramızda yaşayan ama bizim hiç tanıyamayacağımız bir karakter olarak çıkıyor Tahir Sami Bey.
Kitabın içinde en can alıcı sorulardan birisi olarak, "Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor?" cümleleri dertle, kahırla eserin son sayfalarında Tahir Sami Bey'in ağzından dökülüyor, soruluyor.
Tahir Sami Bey de bu memleketin bir kaderidir, kıymetidir.
Ancak, o kural bozulmuyor, umudunun hiç kaybetmeden bilinmezlik şarabından Tahir Sami Bey de tadıyor.
Raflardaki ve gönüllerdeki yerini alan her Kutlu kitabında hayatımızın bir parçasını bulmak bizleri fazlasıyla memnun ediyor.
Düşmanlık nedir ve kimedir?
Ülkemizde son yıllarda çok ciddi değişiklikler, kırılmalar, heyecanlar yaşanıyor. Bütün bunların bir reform olduğu açık... Reform, öncekileri yeni bir forma sokmak, eskileri değiştirmek, yeni bir form ortaya koymaktır. Resmiyetin birinci kaidesi formdur. Form olmaksızın reform olması mümkün değildir. Her reform yeni bir formdur. Büyük formlardan birisi devletin askerî kanadından cereyan etmektedir.
Türkiye bir yandan yıllardır bitmeyen terör belasına çare ararken diğer yandan da, asker içinde yaşanmış, yaşanan birtakım gayr-ı meşru hadiseler adalete intikal etmektedir. Milletin aleyhine cereyan eden her hadise gayr-ı meşrudur, kimin imzasını taşırsa taşısın.
Adalete intikal eden hadiseler aslında bireysel değil doğrudan örgütlü olarak pek çok gelişmenin yaşandığına işaret etmektedir.
En son olarak sahte imza davası dahi gelip tek kişinin bireysel tercihi, şahsî hırsı, meslekî ihtirası ve intikamı olarak takdim edilse dahi bunun böyle olduğuna hiç kimse inanmamaktadır. Asıl mesele şudur, Türkiye'de toplumun en azından bir kesiminde veya büyük bir kesiminde devlet veya asker düşmanlığı var mıdır?
Ya da asker üzerinde cereyan ettiği söylenen asimetrik savaşta halkın bir dahli, isteği, yönlendirmesi veya böyle bir beklentisi mümkün müdür? Bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz; iman ve ihlâs sahibi herkesin, vatanını, milletini, dinini seven herkesin devletine, askerine, vatanına karşı büyük bir sadakatle bağlı olduğu en önemli tarihî hakikatlerden birisidir.
Tabiatıyla bizde devlet düşmanı kavramı, hiçbir anlam taşımaz ve bunun izahını hiç kimse yapamaz.
Yakın zamanlara kadar Türkiye'deki en önemli anketlerden birisi güvenilirlik anketi idi.
Sık sık bu anket yapılır, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere devletin en üst makamları, kurumları güvenilirlik derecelendirmesi üst sıraları, ciddi rakamlarla işaretlerlerdi.
Ergenekon terör örgütü meselesi çıktığından beri bu anketler kesildi. Ve ortaya şöyle yorumlanmaya müsait bir tablo çıktı, işte devletin içindeki hainlerin yuvalandığı mevkilerin, organizasyonların başında sanki TSK gelmektedir.
Geçen zaman bize şunu göstermiştir. Devletin en dinamik, en operasyonel müessesesi elbette Silahlı Kuvvetlerdir. Silahlı Kuvvetler içinde tek bir yanlışın dahi yapılıyor olması, devlet, vatan ve millet aleyhine tek bir adımın dahi gizli veya açık atılıyor olması telafisi son derece zor ciddi manevi yaralar açmaktadır, açacaktır.
Milletin gözbebeği olan bir kurum içinde millet aleyhine, milletin manevi değerleri aleyhine tek bir cümle dahi kurulması hele hele bunun tatbik sahasına ulaşması elbette son derece vahimdir, son derece büyük bir yanlıştır. Ancak bir bir çözülmeye başlayan ve ortaya çıkan tabloya bakınca nice çok ciddi meselenin gün yüzüne çıktığını, adalete intikal ettiğini, gözbebeğimiz içinde dahi gözümüzü oyacak birtakım faaliyetlerin cereyan ettiğini görmekteyiz.
Bütün bu yaşanılanlar, gelişmeler TSK'ya olan gücümüzü ve inancımızı bir kez daha arttırmaktadır.
Çünkü bu aziz milletin ve aziz vatanın hür havasını teneffüs ederek bu milletin helal lokmasıyla beslenen hiçbir kimse makamı, rütbesi, mevkisi ne olursa olsun bu milletin aleyhine asla bir düşüncede ve faaliyette bulunmamalıdır, bulunamaz. İşte buna cüret ve cesaret edenler aziz milletimizi temsil eden yargı karşısında hesap vermektedir. Başta yargı olmak üzere, cumhurbaşkanından, başbakana, askeri birimlerden sivil kadrolara kadar herkes bu aziz millete ve aziz vatana karşı sorumludur. Bu ülkede meşruiyetin de, mesuliyetin de, memuriyetin de gerçek tayin edicisi millettir.
Milleti dikkate almadan, millet aleyhine atılacak her adım yanlış adımdır ve yanlışın hesabını milletimiz sormasını elbette bilir. Başta Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve personeli olmak üzere herkesin birinci derece sorumlu olduğu makam yine milletimizdir.
Hiçbir kanun, hiçbir tüzük, hiçbir yasa, hiçbir güç, hiçbir iktidar milletimizden daha güçlü, daha adil ve daha vatanperver değildir.
Milletimiz başta kendisine ve sonra devletine karşı yanlış yapanların, birtakım gizli veya açık hileler, tuzaklar, örgütler, cuntalar kuranların elbette kendi kurdukları tuzaklarında boğulacaklarını bilmekte ve buna sonuna kadar inanmaktadır.
Millet demek cami demektir, vakıf demektir, dernek demektir, iman hizmeti demektir.
Eğer sivil veya askeri istihbarat birimleri bu ülkede devlet, millet, asker aleyhine bir faaliyet, organizasyon, örgüt, tahrik arıyorsa bunu bu tür hizmetlerde aramak kadar daha büyük bir yanlışın içinde olamaz.
İman hizmetinin olmadığı bir yerde ne vatan hizmeti, ne millet hizmeti ne de devlet hizmeti olur.
Bu aziz vatanın gerçek sahibi olan milletimiz, devletinin her biriminden, her kurumundan büyük bir sadakat, ciddiyet, teslimiyet ve güven istemektedir, beklemektedir zira kendisinin bundan başka bir sermayesi, tavrı, hareketi, beklentisi yoktur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



