Mahalli seçimler öncesi Türkiye bilhassa siyasî işler ve hesaplar bakımından yeni bir döneme girdi. İç politika, dış politika derken siyasî partiler, parti liderleri, hükûmet ve devlet, millet karşısına bambaşka söylemler ve eylemlerle çıkmaya başladı.
Yeni dönemin ilk belirtisi aslında 12 Haziran 2007 tarihinde Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası bulunmasıyla başlayan Ergenekon davasıydı. Dalga dalga yayılan bu süreçte Türkiye'nin kirli ve karanlık hadiselerinin önemli bir kısmı aydınlanırken, bu sürecin aktörleri ya da failleri eldeki mühimmatla birlikte adalete teslim edildi.
Bu davada iktidar ve muhalefet açıkça saf belirledi. Davanın avukatlığını üstlenen Deniz Baykal'ın karşısında savcı olarak da Tayyip Erdoğan yer aldı. Onlar şimdi kendilerini seçim çalışmalarına adasalar da dava ile ilgileri sürecek ve bu davanın seyri ve sonucu elbette siyasetçilerin kaderini de etkileyecektir.
Davanın her dalgası karanlık işlerin ve ilişkilerin hem devlete hem de millete ne kadar zarar verdiğini, meşrû ve resmî zemin dışına çıkanların sadece kendi kurumları için değil bütün bir millet ve devlet için büyük tehlikeler meydana getirdiğini gösterdi. Her ne kadar bir kısım medya bu dava için hâlâ ikna olmamış gözükse de, yer altında ve yer üstünde ortaya çıkanlar örgütün ve ilişkilerin derinliğini anlamamız için yeterlidir. Yine, en uç ideolojideki örgütlerin tepe yönetecileri arasındaki bağlar, ilişkilerin ve alışverişlerin kirli ve çirkin yüzünü gösteren son derece tipik ve manidar örneklerdir. Türkiye'yi etkileri altına almak ve hatta milletin seçtiği hükûmetleri devirmek için plan kuranların ve bunu maalesef başaranların ne denli fecaatlere imza atabileceğini de bu davada öğrendik.
Ergenekon davasının seyri ve neticesi millet ve devlet hayatında her bakımdan büyük yankılar uyandıracaktır. Tabiatıyla bu davanın seyri esnasında davanın hukukî zeminine ve işleyiş biçimine bir müdahale etmeksizin, meselenin sosyal ve siyasî boyutları hakkında bir değerlendirmede bulunmak ve hatta böyle liderler gibi açıkça taraf olmak da bunun doğurucağı neticelere katlanmayı göze almak demektir.
Şu an dava biraz gündemden düşse de bu davanın alacağı istikamet bundan sonraki siyasî hayat için bir ölçü olacaktır. Ergenekoncular elbette sadece adalet önünde verdikleri hesapla kalmayacak milletimiz tarafından da hak ettikleri biçimde anılacaklardır.
Bu dava Türkiye'nin iç meselesidir. Dış mesele ise elbette Gazze, Filistin ve Türkiye'nin bölgede üstlendiği, üstleneceği roldür. Başbakanın Davos'ta Yahudi lidere ve onun temsil ettiği zihniyete karşı yaptığı çıkış elbette bu sürecin en aktüel hadisesi olmuştur. Yahudilerin Gazze saldırısı boyunca Türkiye'nin bölgede ve meselede üstlendiği aktif, etkin ve yapıcı diplomasi dünyada büyük yankı uyandırmıştır. İslâm dünyası gerek Başbakanın şahsına gerekse de Türkiye'ye karşı yeniden bir güven duymuştur.
Bütün yaşanılanlar elbette Türkiye'nin hanesine olumlu biçimde yazılmıştır. Asıl ve hayatî soru bundan sonrası içindir. Bu hamleleri yapan Türkiye, bölgede çıkarları, bölge üzerinde hesapları ve hatta kutsalları olan güçlere karşı direnç gösterebilecek midir? Amerika'dan, İngiletere'den ve hatta Avrupa Birliğinden bağımsız, gerekirse onların aleyhine ve elbette İslâm dünyasının lehine politikalar üretebilecek midir?
Erbakan hükûmetinin faaliyete geçirdiği D-8'den yararlanılacak, Türkiye'nin ve bölgesinin askerî, siyasî ve iktisadî refahı için çalışılacak mıdır? Suudi Arabistan, Mısır ve hatta İran sadece Abdullah Gül'ün, Tayyip Erdoğan'ın şahsî ilişkileri ile mi yoksa çok daha sağlam ve karşılıklı güvene ve anlaşmalara dayanan politikalar ile mi bölgede söz ve nüfuz sahibi olacaktır?
Türkiye bugün resmî olarak dünya üzerinde iki ülkenin stratejik müttefikidir, birisi İngiltere diğeri Amerika. Müttefiklerimiz Türkiye'nin bu etkin politikası hakkında henüz tam bir değerlendirmede bulunmadılar. İslâm dünyasında halklar ve liderler bu köklü değişime ne kadar hazırdır? Bütün mesele HAMAS'ın da masaya oturtulması ve bundan sonraki bütün politikalarını sadece masa etrafında geliştirmesi, düzenlemesi ise hem Türkiye'nin hem de bölgenin bütününün İngiltere, İsrail ve Amerika karşısında elli yıl daha geriye gittiğini söyleyebiliriz.
Mahalli seçimler sadece mahallenin seçimi değil aynı zamanda bütün Türkiye'nin seçimidir. Millet de nasıl mahallesinin iyi, doğru ve dürüst yönetilmesini istiyorsa merkezin de aynı vasıfları haiz olmasını istemektedir. Türkiye'nin yöneticileri milletin sesine, tercihlerine ve isteklerine kulak vermek, Türkiye'yi gerçek manada lider ülke yapmak mesuliyetindedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




