Bir parti, toprak reformuna bağlı olarak Bitlis'in köylerinde bir "normalleşme" uygulamasına girişmişti. Köylülerin bu işte onlara ne kadar yardımcı olduğunu hatırlıyorum. Hatta köylerini millî bayraklarımızla donattılar. Sonra, hatta bende terörü de önleyebilecek bir girişim intibaı uyandıran bu uygulamanın ne yazık ki gelişmesine izin verilmedi.
Bu reformu daha yakından bir daha tanıyabilmek için internet bilgisine başvurdum.Şöyle diyor:
"Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çerçevesinde yapılan toprak reformu Meclis içinde ve dışında büyük toprak sahiplerinin direnişlerine karşın 1945 yılında yasalaştırılmıştır. Bu reform Atatürk'ün son dönemlerinden beri düşünülmektedir. Savaş yılları bu reformu hem geciktirici olmuştur, hem de zorunlu yönde etkilemiştir. Geciktirmenin nedeni, savaşın başlamasıyla Türkiye'de bir milyona yakın kişinin silâh altına çağrılması ve tarımsal üretimi artırma zorunda kalmasıdır. Zorunlu yönde etkisi ise, büyük toprak sahipleri hükümetin savunma politikalarını kendi çıkarları yönünde kullanarak daha çok zenginleşmişlerdir.Bu bakımdan bu kanunun siyasal yönü ekonomik yönünden daha ağır basmaktadır.
Devlet Varlık Vergisi ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile, amaçladığı sonuçlara ulaşamamıştır. Savunma ihtiyaçlarından doğan bu olağanüstü vergiler, siyasal iktidarı, egemen sınıflarla karşı karşıya getirmiştir.CHP hükümeti karşısında ciddi ve güçlü bir muhalefet oluşmuş, savaş zengini tüccarlar, sanayiciler ve toprak ağaları bu muhalefetin belkemiğini oluşturmuştur. 1946 yılında çok partili hayata geçilmesi ile bu gruplar Demokrat Parti'nin oluşturduğu cephede yer almışlardır."
***
Mardin katliamında "amcaoğlu" meselesinden söz ediliyor ama toprak meseleleri daha öne çıkıyor.
Aşiret düzeninde bireysel iradeden ziyade aşiretin iradesi söz konusu olduğundan o bölgenin siyasal haritası da ne yazık ki demokrasiden uzak bir demokrasi görünümüne uygun düşüyor. Toprağı olan çiftçi, ona göre düzenlenmiş siyasi hak ve özgürlükler çerçevesinde demokratik ve insanca bir hayata kavuşabilirdi. Ne okumayan, ne de töreye kurban giden genç kızlar sorunu, ne açlık ve ne de işsizlik, böyle dert olarak kalmaya devam etmezdi. Buna bağlı olarak bölgede yapılan ekonomik "kötüleştirme"leri de unutmamak lazım. Özelleştirmelerle baltalanan sanayi, AB uyum yasalarına uyularak tırpanlanan hayvancılık ve tarım, o bölge halkının aleyhine işleyen bir sürecin devamıdır.
***
4070 sayılı arazi kanunu, hazine arazilerinin satılmasını öngörmekle birlikte, "kullanana satılması" şartı, köylüye değil ağaya satmasının yolunu açıyor. İşsizliğin had safhada olduğu Türkiye'de, özellikle güneydoğuda koruculuğun da, dağa çıkmanın da ana sebeplerinden biri budur. Yurttaş olamama, maraba yahut aşiretin bir ferdi olarak kalmış olma hali.
Buna bir de ülkemizin hızla hukuk devleti olma vasfını kaybettiğini eklerseniz ve hukuktaki sayısız ihlâllerle artık adalet duygusunun da yok edildiği bir aşamaya geldiğimizi görürseniz, Mardin olayını daha iyi anlamış olursunuz.
Bu arada bombalarla, makineli tüfeklerle, yargısız infazlarla dolu yerli mafya dizilerini de bir gözden geçirmenin lüzumlu olduğuna inanıyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




