Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantıları, hem Türkiye'nin siyasal yapısını analiz edebilmek hem de asker-siyaset meselesini çözümleyebilmek için başvurulacak önemli "siyasal yapı"ların başında gelir. Son YAŞ toplantısı, hiç şüphesiz, Türkiye'nin referandum sathı mailine girdiği şu günlerin en önemli gündemiydi ve beklendiği gibi sancılı geçti... Sonunda sivil otorite ile 'silahlı' otorite uzlaştı ve Genelkurmay Başkanlığı'na, Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner; Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na ise I. Ordu Komutanı Erdal Ceylanoğlu atandı. Böylece sorun, çözümlenmiş ve sıkıntı aşılmış oldu. Hukuken sivil otoriteye bağlı olan ordu, ülkenin rotasını belirleyen "bağımsız" silahlı güçtür ve siyasi aktörler ile arasındaki ilişki oldukça gerilimlidir. YAŞ ile yaşlanan bu ülkede siyasi aktörler ile ordu ilişkisinin bir türlü demokratik standarda ulaşacak olgunluğa varamamasında da, askerler ile siyasi aktörlerin "uzlaşmak" zorunda kalmasının nedeni de, ordunun tarihsel misyonunda aranmalıdır. Tanzimat döneminde "ülkeyi modernleştirme", cumhuriyet döneminde ise "rejimi koruyup kollama" misyonunu üstlenen ordu, -neredeyse- hiçbir zaman, söz hakkını sivil irade ile paylaşmaya bile yanaşmamıştır. Ancak Türkiye'nin "kızıl elma"sı olan Avrupa Birliği hedefi ordunun, sivil irade veya yürütmenin emrine girmesini gerektirir. Hem "ilerlemek, modernleşmek" isteyen, hem de ipleri bırakmaya razı gelmeyen asker, hiçbir zaman sivil iradenin denetimine girmek istememiş, böyle bir ihtimalin belirmesi karşısındaysa 'gücü'nü göstermekten çekinmemiştir.
Türkiye'nin siyasal yapısı üzerinde belirleyici etkisini sürdüren askerin nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğunun zihni kodları, Emekli Koramiral Atilla Kıyat'ın yapmış olduğu açıklamaların üzerinden okunabilir. Kıyat bir televizyon kanalına yapmış olduğu açıklamada, 1993-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu, işlenen cinayetlerin emir üzerine işlendiğini ve dönemin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, Genelkurmay Başkanlarının sorumlu olduklarını ve hesap vermeleri gerektiğini dile getiriyordu. Peki ama Kıyat bu itiraf ile aslında bize ne demek istedi? Hukuk dışı uygulamalar; çeteleşme, silah ve uyuşturucu ticareti ve cinayetler, devletlerin doğal uygulamaları arasında bulunur mu? Devlet toplum mühendisliği yaparken, insan haklarını askıya alır mı?
Evet, toplum mühendisliği sosyal bir gerçekliktir ve devletler de toplum mühendisliği yapıyor. Devletler, kendi yüksek çıkarlarını korumak ve istenilen siyasal sistemi hayata geçirmek için, sıklıkla, hikmet-i hükümet (la raison de etat) anlayışına müracaat ederler. Mithat Sancar'ın, Cottanes'dan aktardığı tanımlama ile hikmet-i hükümet, "Tek tek insanların haklarını ve çıkarlarını dikkate almaksızın, devletin çıkarlarına mutlak öncelik ve egemenlik tanınmasını ifade eder. Buna göre, devletin asli ve âli çıkarlarını gerçekleştirmek için hangi araçların kullanılacağı konusunda bir sınırlandırma kabul edilemez. Araçların seçiminde mevcut hukuk düzenine ve etik kurallara riayet etmek gerekmez." Yani devletin veya hükümetin yapıp ettiklerinin hikmetinden sual edilmez.
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın
Silahlı gücü elinde bulunduran devletlerin, despotizme veya yedi başlı leviathan bir canavara dönüşmesini engelleyen en etkili meşru güç, toplumun ve bireyin haklarını koruyup kollayan hukuktur. Ancak her yerde hazır ve nazır olan devlet, dara düşünce, hikmet-i hükümet anlayışına sarılır, hukuk düzenini ve etik kuralları ihlal eder. Gerektiğinde insan hak ve özgürlüklerini ipotek altına alan bu anlayış, Türkiye'nin içine düşmüş olduğu temel problemlerin de gerekçesidir. Mülkün temeli olan adaleti hayata geçiren, hukuku askıya alan böylesi sakat bir anlayış, devleti berkitmeye çalışırken bireyi öldürür. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" ilkesinin zıttı olan bu anlayış, devlet aygıtının leviathan bir canavara dönüşmesinin de göstergesidir. Hikmet-i hükümet anlayışının yansıması, Sincan sokaklarında tankların yürümesi, faili meçhul cinayetler, köy yakmaları, darbeler ile beraber hukukun askıya alınmasıdır.
Peki, siyaset bu süreçte ne yapmalı, nasıl bir rol üstlenmelidir? Ordu, elinde bulundurduğu silahlı güç ile "de jure" ülkeyi korumak ve kollamak; "de facto" ise, siyasal ve toplumsal hayatı dizayn etmek isteyen, devletin en önemli ve en güçlü ideolojik aygıtıdır. Türk demokrasisinin en büyük açmazı, bir taraftan demokratikleşme hamleleri sırasında ordunun ve temsilcilerinin denetim altına alınamamasıdır. Eğer Türkiye asgari düzeyde demokratikleşecekse, bu ancak, ordunun sivil alana ve siyasete müdahalesinin meşru olmadığının yüksek sesle dillendirilmesi, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve/ya silahın büyüsünün bozulmasıyla mümkün olacaktır. Yani yapılması zorunlu olan, en yüksek beşeri faaliyet olarak siyaseti savunmak, darbeci zihniyeti yargılayabilmek ve hukuku adalet dağıtan bir aygıta dönüştürebilmektir. Leviathan bir devletin en güçlü sacayağı olan ordunun denetlenebilmesi için de siyasal sistemin merkezinde hukukun bulunması şarttır. Siyaset, hukuku güçlendirerek, hem kendi alanını hem de bireyin hak ve özgürlük alanlarını genişletebilir. Hukuk düzenine ve etik kurallara itaat etmek, insanı ve devleti yaşatmanın tek yoludur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



