Türkiye'deki parlamenter sistemin 27 Mayıs'tan beri iyi çalışmamasından ötürü, epeyce bir zamandır sistem tartışmaları yapılıyor. Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemleri, iyi çalışmayan bir sistemin açmazları ortaya çıktığı için gündeme geldi. Konu üzerine çok çeşitli görüşler ortaya atılırken, iki ayrı tavır kendiliğinden ortaya çıkıyor: Statükoculuk ve değişim...
Statükocular mevcut yapıyı savunurken "Cumhuriyet'in kazanımları" söylemine sarılıyor ve 27 Mayıs'tan sonraki 1961 Anayasası ile bu yeni yapının ortaya çıktığını, partisiz ve bağımsız Cumhurbaşkanı kavramının başlangıçta olmadığı gerçeğini saklıyorlar. Ayrıca, Atatürk döneminde "kuvvetler ayrılığı" değil, "kuvvetler birliği" gündemde olduğu için, bugün savundukları yapı, 1924 Anayasasının getirdiği düzenin devamı değil. 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası da birbirinin devamı değil, eldeki metin yamalı bohça gibi, askeri mantık altta sırıtıyor. O yüzden de değiştirilmek, yeni ve sivil bir Anayasa yapılmak isteniyor. Mesele bu...
Sistemin tıkanıklığından kurtulmak için değişimi savunanlar da ABD'deki Başkanlık sistemiyle meselenin çözüleceğini söylerken, ABD'deki Başkanlık sisteminin eyalet yapısıyla ilgisini dikkate almıyor. Bunlar da Fransa'daki Yarı Başkanlık sistemini gündeme getiriyor.
Atatürk dönemi ile 27 Mayıs dönemi farkları
27 Mayıs'a gelen 1961 Anayasası ile birlikte, Fransa'daki gibi Türkiye de numaralı Cumhuriyetler dönemine girmiş ve böylece o dönemdeki Devrimcilerin söylemiyle "İkinci Cumhuriyet Dönemi" başlamış oldu. Bugün muhaliflerini "Numaralı Cumhuriyetçiler" diyerek eleştirenler, aslında yaptıklarının önceki yapıyı değiştirmek ve bir tür Atatürk milliyetçiliği veya Kemalizm maskesi arkasında Sosyalist söylemleri yaymak olduğunu iyi biliyorlardı.
Bu kadronun halk adını sadece CHP ve Halkevleri sözleri içinde kullandıkları, halkı sevmek yerine Batı Avrupa'ya köle etmek için gönüllü sömürge mantığına bağımlı hale getirmeye çalıştıkları biliniyordu. O yüzden de sevmedikleri ve güvenmedikleri halkın kendilerini veya kendileri gibi düşünenleri seçmeyeceklerine de emin oldukları için, Türkiye Cumhuriyeti'ne mahsus bir "vesayet sistemi" kurmayı amaç edindiler ve bu sistem 50 yıl çalıştı.
Bunun için de anayasal yapının değiştirilmesi gerekiyordu: Bu amaçla 27 Mayıs Konseyi kalıcı bir yapı için bazı kurum ve kuruluşlar kurdu, statülerini de Anayasa'da belirledi. Bazı batı Avrupa ülkelerinde bulunan Anayasa Mahkemesi ile Senato'nun yanında, Milli Güvenlik Kurumu ile askerlerin yönetime katılması sağlanmış oldu. Böylece üçlü bir vesayet kuruldu.
27 Mayıs darbesine o dönemdeki Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Şükrü Erdelhun ile onun gibi düşünen pek çok subay katılmadığı için, darbeciler onları emekli ederek köklü tedbirler aldılar. Kurdukları bu yeni sisteme bütün Ordu mensuplarını da katabilmek için, TSK subayları için ek gelir oluşturmak maksadıyla OYAK adlı ticari bir yardımlaşma kurumu kuruldu. Böylece, askerlerin maaşlarından kesilecek primlerle oluşturulan, denetimsiz olduğu için de kar topu gibi büyüyen kârlarla TSK komutanlarına ek gelir sağlayan bir fon oluşturuldu. Bu kurum 50 yıldan beri TSK emeklileri tarafından yönetilmiş, hazine arazilerini kullanmış ve vergi ödemediği gibi kriz dönemlerinde elde ettikleri yüksek kârlar denetlenmemiştir.
Bununu sonucu, 27 Mayıs'tan sonra halka dayatılan 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi ve Tabii Senatörlerin çoğunluğu oluşturduğu Senato ve Meclis gibi ikili yapının "kuvvetler ayrılığı"nı sağlayacağına inanıldı ve böylece "millet egemenliği"nin bazı kurumlar aracılığıyla yansıması öngörüldü. Böylece bugün kurtulmaya çalıştığımız "vesayet sistemi" sadece Milli Güvenlik Kurumu ile askerlerin kontrolüne verilmiyor, yargı ve senato da vesayet sisteminde yerlerini alıyorlardı. 12 Eylül Senato'yu kaldırdı, ama öteki kurumlar, özellikle de yüksek yargı kuruluşlarıyla TSK'nın parlamento üstü konumu anayasal düzeni kuşatmış oldu.
Cumhuriyet'in ilanından 1961 Anayasası'na kadar, parlamenter sistemin gereği olarak, önce tek, sonra da çok partili bir hayatın gereği olarak Cumhurbaşkanı ve Başbakan kendine özgü bir mantıkla aynı partiden oluyor ve böylece kuvvetler ayrılığının iktidar ayağı sağlam ve sorumlu bir bütünlük içine giriyordu. Çünkü başka türlü 27 Mayıs'tan bugüne yaşanan iki başlılığa bağlı kaos zorunlu olarak ortaya çıkar ve yönetemeyen bir sistem kansere döner...
Eğer biz bu sistemden kurtulmak istiyorsak, ya parlamenter sistemin bütün imkanlarını kullanırız, yahut da kanserli yapıların birbirini yok etmesi gibi, boyuna enerjimizi boşa harcar ve kaynaklarımızı sistemin çıkmazları içinde, garip seçenekler arasında zamanımızı tüketiriz.
Görüldüğü üzere, bugünkü sorumsuz ve hesap verme yükümlülüğü olmayan, ama isterse sistemi 4x4'lük bir çıkmaza sokmayı başarabilen ve elbette milli iradenin tezahürünü engelleyebilen partisiz ve o yüzden de bağımsız Cumhurbaşkanı modeli, 1961 ve 1982 Anayasaları ile asker kökenliler için düşünülmüş... Bunlar da tabii olarak öteki vesayet kurumlarıyla iş veya fikir birliği içinde, CHP zihniyetini koruma altına almaya özen göstereceklerdir.
Bugün sistem en çok bu yapıyı yıkmak için değiştirilmelidir. 11 Cumhurbaşkanından altısını asker ve özellikle de eski Genel Kurmay Başkanları'ndan seçtiren sistem demokratik olmak gibi bir niyet taşımamaktadır. Bunu hangi söylemle kim savunursa savunsun, Faşistlik ithamından kurtulamaz... Bu Faşist yapıdan kurtulamadığı sürece Türkiye demokratik olmaz.
Başkanlık ve yarı başkanlık sistemleri
Biz parlamenter sistemini Fransa'dan aldığımız, sık sık da onlar gibi Anayasa değişikliklerine giriştiğimiz için, bu tecrübeden yararlanmanın akıl kârı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de asker-sivil bürokratlarımızın Fransa'dan gelen yeniliklere açık ve kabule daha kolay bir duygusal tavır içinde olduklarını sanıyorum. Önemli olan kabulü sağlayarak sistem kavgasına girmemek veya uzlaşma zeminini göstererek çözümü sağlamanın imkanı bulmaktır.
Bu yarı Başkanlık sistemi, Başkanlık sistemi ile parlamenter sistemin karışımı gibidir. Yürütme, halk tarafından seçilen devlet başkanı ile meclis güvenine dayanan hükümet başkanı arasında paylaşılıyor. Fiili olarak da yürütmenin başı devlet başkanı durumundadır.
Bu sistemi uygulayan ülkelerin başında, Fransa'dan başka Rusya, Portekiz ve bizim 27 Mayısçılar tarafından çok sevilip bazı konularda örnek alınmak istenen Finlandiya geliyor...
Başkanlık sisteminden bazı farklılıklarla ayrılan hükümet etme, temel olarak, "Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği parlamenter sistem" olarak tanımlanabilmektedir. Bu sistemde başkanın yürütme görevi görevini bakanlar kurulu ve cumhurbaşkanı üstlenmektedir. Başkanlık sisteminden başka bir farkı da yürütme organının bir kanadı olan bakanlar kurulunun, parlamenter sistemde olduğu gibi yasama organının, yani meclisin güvenine dayanmasıdır. Bu durumda yasama organı, mevcut bakanlar kurulunu güvensizlik oyu ile görevden alabilir. O yüzden bu sisteme ABD'dekinden farklı, ama istikrarlı bir yönetim biçimi denebilir. 2007'den beri Türkiye'de bu sistemin uygulanabilirliği tartışılmış ve yedi yıl önce iki akademisyen, Ertan Beceren ile Gökhan Kalagan'ın yaptığı bir çalışmanın Özeti internette bile yayınlanmıştır. Kısaca özetlenmiş olan bu görüşleri ben de buraya iktibas ediyorum:
"Ülkemizde şüphesiz zaman zaman rejim krizleri yaşanmaktadır. Bunun en güzel kanıtı son 70 yılda 3 tane anayasa değiştirmemizdir. Buradan rejimde meydana gelen dalgalanmaları da anlayabiliriz. İkide bir anayasa yazan, değiştiren Türkiye sıklıkla sistem değiştirme moduna girmektedir. Aceleyle yapılan böyle bir değişiklik, sistemi siyasi istikrarsızlığa sürükler. Sistem değiştirirken önemli olan sistemin sadece hukuki mekanizmalarını değil mantığını da bilmemiz gerekir. Siyasi sistemler toplum yapısına nüfuz edici bir güçtür, bu unutulmamalıdır. Yeni siyasi sistem toplumsal ilişkileri düzenlerken sosyo-politik hayatı şekillendirirken, sistemi önerenlerin tahmin edemedikleri sonuçlara da ulaşabilir, bu beklenmeyen sonuçlar toplumun iç ve dış uyumunu bozup, dağılmayı hızlandırabilir. Bu bakımdan Fransa'da siyasi istikrarsızlığa son veren, yeniden rejimi tesis ederek, demokratik süreç içerisinde niteliğini koruyan bu sistemi kabul etmeden önce, bazı yapısal özellikleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Aksi takdirde, sistem siyasi istikrarsızlığa sürüklenerek, sonuçta da ekonomik kriz kaçınılmaz olacaktır."
Evet, sistem değiştirirken yumuşak geçişler önemlidir ve bu türden tedbirleri almalıyız...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



