Millî Gazete'nin eski yazarlarından Afet Ilgaz, yaklaşık 3 yıl önce birlikte gittiğimiz Suriye gezisine atıfta bulunan bir makale kaleme almış.
27 Haziran tarihinde Yeniçağ gazetesindeki köşesinde Ilgaz, " Bir yanda ulusalcılar, bir yanda, ne diyeyim İslamcılar. İki gruptan da sevdiğim arkadaşlarım vardı. Birkaç da milli görüşçüler. Çok güzel bir gezi oldu... Şimdi ne oldu da o kadar hayranlıkla gezdiğimiz, dostlar edindiğimiz, ağırlandığımız bu ülkeyle, neredeyse kanlı bıçaklı olduk. Neredeyse savaşa tutuşacağız. Nasıl oluyordu da İslamcı arkadaşlarımız ziyaret ettiğimiz ülkenin başkanının 'diktatör' olduğunu bilmiyorlardı." şeklinde ironik ifadeler kullanıyor.
Yazısının devamında Ilgaz," Her birimiz yurda dönüşte Suriye'yi içtenlikle öven yazılar yazmıştık" diyor.
Ben de sevgili Afet ablamızın eleştirilerine, bu olaylar başlamadan yaklaşık bir yıl önce gazetemizde (12 NİSAN 2010- ttp://www.milligazete.com.tr/haber/bessar-esad-babasinin-izinde- 159261.htm) yayımladığım bir röportajın girişiyle cevap vermek istiyorum.
Söyleşinin girişinde şu ifadeleri kullanmıştım: "2008 yılının son günleriydi. Bir davet üzerine Türkiye'den bir grup gazeteci ve akademisyen ile birlikte Suriye'ye gitmiştim.
Son derece misafirperverce karşılandığımız gezimizde Suriye ile tarihimizin, kültürümüzün, coğrafyamızın, örfümüzün, âdetimizin, medeniyetimizin, sevincimizin, neşemizin, öfkemizin, tepkimizin hatta çarşılarımızın ve mutfağımızın aynı olduğunu bir kez daha görmüş, böylece büyük bir duygu yoğunluğu yaşamıştım..."
Söz konusu girişte; Türkiye ile Suriye ilişkilerindeki gergin dönemleri, savaşın eşiğine gelme sürecini özetleyip yaşanan değişimden, oluşan dostluk havasından duyduğum memnuniyeti dile getiren 5-6 gün sürebilecek uzun bir yazı dizisi hazırladığımı ancak bunu yayınlayamadığımı belirtmiştim.
Mutluluk verici gelişmeler olsa da Afet Ablanın iddia ettiği gibi "Türkiye'ye dönüşte Beşşar Esad yönetimin zulmünü görmezden gelmemiş, bir tek kelime de olsa 'övgü' sözcüğü" kullanmamıştım.
Gerekçesini de şu ifadelerle ortaya koymuştum:
"... İçimden bir ses "hayır, bu yazıyı yayınlamamalısın" diyordu.
Bunun adına vicdan mı denir yoksa başka bir şey mi bilemiyorum?
Gerçekten yaşanan gelişmelerden herkes gibi çok memnun olmuştum. Yakınlaşmayı şiddetle savunan ve de bundan azami ölçüde mutluluk duyan biri olarak, yumuşama sürecine rağmen geçmişte yaşanan ve hala yaşanmakta olan bir zulüm ortadayken, bunları görmezden gelirsem insani ve ahlaki olmayan bir şey yapmış olacağımı düşündüm.
İfadelerimden Suriye'de her şeyin güllük gülistanlık olduğu biçiminde yanlış bir algının oluşmasından kaygılandım...
Çünkü; Suriye'de çok fazla insan hakları sorununun olduğunu, ülkenin 8 Mart 1963'ten bu yana güvenlik güçlerine geniş yetkiler tanıyan olağanüstü hal yönteminin hala yürürlükte olduğunu biliyordum.
Çünkü; Suriye Anayasası'nın 58. maddesinde "Baas Partisi'nin Suriye'nin hem siyasetinde hem devletinde tek yönetici güç olduğu" şeklinde kanunun hala yürürlükte olduğunu biliyordum.
Çünkü; Suriye hapishanelerinde on binlerce İhvan-ı Müslimin taraftarı olduğu yönündeki iddiaları biliyordum.
Dolayısıyla zulme uğrayanların huzuru mahşerde, "emperyalist güçlere karşı iki ülkenin yakınlaşması gibi yaşanan güzel gelişmeler seni çok memnun edebilir, Suriye'de kendini öz diyarındaymış, kardeşlerinin yanındaymış gibi hissetmiş olabilir, mutluluk yaşayabilirsin. Ancak zulme uğrayanların akıbetlerinin sizin için önemi yok mu? Vatanlarına dönemeyen, doğduğu toprakların hasretini çeken, aile ve akraba özlemiyle tutuşan, hapishanelerde çürüyen, işkencelere, baskılara maruz kalanların yaşadığı çilelerin sizin için önemi yok mu? Bizler kesinlikle bu durum dolayısıyla ne mutluyuz ne de huzurlu... Bu halimizin sizin için hiç önemi yok mu?" şeklinde serzenişte bulunup iki ellerinin yakama yapışmasından endişe ederek, büyük uğraşlar neticesinde hazırladığım yazı dizimi Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ve yönetiminin nasıl despot bir yönetim sergilediğini bildiğim için yayımlamaktan vazgeçtim."
Yukarıda da vurguladığım gibi söyleşinin girişinde, işte bu sebeplerden ötürü hazırladığım yazı dizisini yayınlamadığımı belirtmiştim.
Dolayısıyla Afet ablanın bu eleştirisinden "beri" olan biri olarak, bu genelleyici-toptancı eleştirel yaklaşımı doğru bulmuyorum.
Kirli propaganda örneği
Afet Abla, yazısında benim de ele almayı düşündüğüm, okuduğumda öfkelendiğim Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfasında manşetten (24 Haziran) verdiği ve birçok gazetede de yayımlanan bir konuya dikkat çekmiş. Suriye askerlerinin kendi topraklarında bulunan gözetleme kulesindeki Türk bayrağını indirmesini eleştiri konusu yapmış.
Hürriyet gazetesi gibi çok sayıda gazete haberi "Türk bayrağı indirildi" biçiminde vermişti. Sanki Suriye askerleri Türkiye topraklarında bulunan gözetleme kulesindeki Türk bayrağını indirip, Suriye bayrağını asmışlar...
Bu haber, Afet ablanın da vurguladığı gibi provokatif bir haberdir. Geçmişte olduğu gibi bugün de özellikle Araplara karşı her fırsatta ve her türlü kirli yöntemle düşmanlık tohumu ekildiğini gösteren çok çarpıcı bir propaganda örneğidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



