Sağlıklı bir insan olmanın en önemli sağlaması, gündelik hayat içinde fetvalara duyduğumuz ihtiyaç sıklığıyla belirlenir. Bu çok somut, anlaşılır ve izaha muhtaç olmayan bir yaklaşımdır. Yaşantımızı belirleyen hususları neye göre ayarladığımızla ilgili bir şeyden söz ediyorum elbette. Adına ömür denilen yolculuğumuzun son bir yıllık muhasebesini göz önüne getirdiğimizde, meseleler karşısında duyduğumuz tedirginlik, 'nasıl' olduğumuzu da ortaya koyar. Bizler, yani yaşama tutkuyla bağlanmayanlar, Hakikati aramakla mükellefiz. Ancak hakikatin nerede olduğunu nerden bileceğiz? Doğrunun ve yanlışın nerede olduğunu nasıl anlayacağız? Hakikat hırkasının hırsızlarca giyilmediğini nasıl fark edeceğiz?
Burada bir paragraf açıp, yazının giriş kısmı ile bundan sonra devam edecek kısmı üzerine birkaç şey söylemek gerekecek; bu yazının daha henüz ilk paragrafı bile, bazı okuyucular katında 'klasik' bir konuşma olarak okunacak ne yazı ki. Klasikler, bugün bir tekrar aracı olmuyorsa aslında önemlidir, diyerek ilk paragraftan mütevellit bu yazıyı 'klasik bir konuşma' olarak algılayacak okurların, 'klasik' okurlar olduğunu belirtmeliyim.
Bir tekrarlar okuru... Yetmişli yıllar Türkiye İslamcılığının olumsuz sonuçlarından biridir bu. İnsanların ciddi bir kısmı, sizinle bir hakikat arama yolculuğuna çıkmaktan imtina eder. Bunun yerine, ağzınızın içine bakmalarının altında, kimin haklı kimin haksız olduğunu öğrenme rahatlığı yatar... Ancak belli kıstaslarla aranılan hakikat, bize her zaman doğruyu ve yanlışı büyük oranda netlikle verir. O halde sormak zorundayız; doğru nerdedir, yanlış nerdedir?
Peşinde bir ömür tüketilen bu zor soruların, yaratılmış olmamızın hikmetlerine işaret eden tarafları da var. Bununla beraber hakikat, peşinde bir ömür tüketilecek kadar da meşakkatli bir mesai istiyor. Ancak kolay sağlamaları var. Doğruyu ve yanlışı görmek için, kolay sağlamalara bakmamız yeterli olacaktır. Doğruyu kim söyler, yanlışı kim yapar?
Doğru nedir?
Öncesinde şunları izaha kavuşturalım; doğru nedir, yanlış nedir? Felsefe Terimleri Sözlüğü'nü dinlersek doğru'nun karşılığını 'düşünme (mantık) yasalarına uygun olan' diye verecektir. Matematik Terimleri Sözlüğü'nü dinlersek, 'düz açı' cevabını verir ki doğru nedir sorusunun karşılığında elimizde hiçbir şey olmaz. Büyük Türkçe Sözlük ise 'gerçeğe uygun olan' der. Basitçe anlaşılabileceği üzere, 'doğru'nun ne olduğu konusunda bile insanın elinde karmaşık bir izahat var. Yanlış için de benzer şeyleri ortaya çıkarmak mümkün.
Doğru'nun karşılığını, 'düşünme yasalarına uygun olan' diye alırsak, işler daha da çığırından çıkmış olur. Zira 'düşünme yasaları da nedir?' diye bir soruya cevap aramakla meşgul oluruz. 'Müslüman'ca bir duruş sergilemek' hem teoride hem de eylem bazında tutarlılığı gerektirir. Şunu söylemeye çalışıyorum; doğrunun/güzelin/faydalının ve yanlışın/çirkinin/zararlının ne olduğunu yalnızca Âlemlerin Rabbi olan Allah belirler. Dolayısıyla durumlarla ya da ilişkilerle ilgili, bir şeyin iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olduğunun bilgisini bize yalnızca İslam verir. Bu cümle, söylendiğinde rahatlıkla ağızdan çıkan kolay bir cümledir. 'Evet, elbette her şeyi Allah bilir' demekten daha rahatlatıcı bir cümle yoktur bir Müslüman için. Ama mesele öyle değil.
Allah'ın her şeyi biliyor olmasından şüphe etmek, kişinin mümin olma vasıflarını yitirmesine sebep olur. Bunu söylemiyorum. Bizler, neyi biliyoruz? Bilmemiz gerekenleri nereden ve nasıl bileceğiz? Soru da budur sorun da budur. Daha önemlisi, hakikat hırkasını hırsızların sırtlarına geçirmediklerini nasıl anlayacağız?
Hz. Âdem'den bu yana, dünya üzerinde insanoğlunun tecrübesinin çoğaldığını söyleyebiliriz. Milyonlarca yıldır dünyadayız ve artık dünyayı çözmüş olmamız gerekirdi. Ancak milyonlarca yıldır yaşayan şeytanın, insan üzerindeki tecrübesinin çoğaldığını da fark etmek gerekir. Buna göre, şeytan da insanı çözmüş olmalıydı. Ama ne şeytan tamamıyla insanı çözebilmiştir, ne de bizler tam anlamıyla dünyayı çözebilmiş durumdayız. Debelenip duruyoruz.
Doğruyu kim söyler?
Doğruyu yalnızca doğru ağızlar söyler. Bu yargı, doğru olanın ne olduğunun yaklaşık resmini elimize verir niteliktedir. Doğru ağızları görmek sanıldığından daha kolaydır. O ağızların kimin ekmeğini yediğine bakarak, bu karmaşa dünyasını kendimiz için izahı mümkün kılabiliriz.
Sadece bir çift tedirgin gözü etrafta gezdirerek ve hangi sözlerin kimler tarafından söylendiğine kulak kesilerek yargılarımızı muhkemleştirebiliriz. Doğruyu bulmak, hakikati bulmanın ilk adımlarından biri olduğuna göre, yürümemiz gereken bu yol bizler için hayati bir konum ifade etmektedir.
Bu çağın en büyük bunalımı, hakikat hırkasının hırsızlarca kullanılmasında yatıyor. Tarih boyunca her devir kendi çocuklarını üretmiştir. Devre bakarak çocuklarını tanıyabiliriz. Hangi şartlarda, hangi ağızların kimlerin ekmeğini yediğine dikkat etmek gerekir. Bu dikkat bizi doğruya yaklaştıracaktır. İslamcılığı soysuzlaştırarak ortaya çıkmış üretim araçları sayesinde zengin ve popüler olanların İslamcı düşünceye yönelttikleri eleştirilerin ancak bu dikkat sayesinde 'doğru' olmadığını fark edebiliriz.
Daha açık söylersem, kamu otoritesinin liberal alçakların eline geçtiği bir dönemde kimler hangi araçlar vesilesiyle popüler olmuşsa, onların da tamamının liberal birer alçak olduğunu söyleyebiliriz. Onlar hiçbir vakit bir güzellik doğuramazlar, tamamı sadece bir üretim sonucudur.
Bunların hiçbiri 'doğru'yu söyleyenler olamazlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



