Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinin mutat hale getirdiği Edebiyat Festivali'nin üçüncüsü Kızlarağası Medresesi'nde yapıldı. Festival bağlamında etkinliklerden birisi de Roman Atölyesiydi. Etkinlik 5 Aralık Pazartesi günü Hakkı Özdemir, Leyla İpekçi ve Sevinç Çokum'un katılımıyla icra edildi. Türk romanının dille, insanın iç dünyasıyla ve modernleşme süreçleriyle ilişkisinin tartışıldığı Roman Atölyesi'nin ilk konuşmacısı Mutsuzluk Fotoğrafları romanın yazarı olan ve Türk romanı hakkındaki nazari/teorik düzeydeki çalışmalarıyla tanınan Hakkı Özdemir'di. Hakkı Özdemir'in edebiyatın ideolojisini çözümlediği konuşması epey tartışmaya neden oldu. Romanın seyrü seferi üzerinden Türk modernleşmesinin hikayesini anlattı. Hakkı Özdemir edebiyat üzerine bir temellendirme de yaptı. Tasvire dayalı, resim, gazete ve roman genelde İslami kesimlerin mesafeli yaklaştıkları bir alandı. Önceleri batılılaşmanın araçlarından birisi olan roman zamanla İslami edebiyatçıların da ilgi alanına girmiş ve roman üzerinden dertlerini anlatabilmişlerdir. Aydınlanma ile birlikte zuhur eden aydınlar ulemanın yerini almış ve sekülerleşme akımının da öncüsü olmuş ve başına geçmişlerdir. Namık Kemal destan edebiyatını beslemesinden ve Renan Müdafaanamesi gibi eserlerinden dolayı gelenekçi veya muhafazakar kesimlerle barışık olmuştur. Vatan Yahut Silistre akla 1960'lı yıllarda Kıbrıs'la alakalı olarak 'ya taksim ya ölüm' sloganlarını getirmektedir. Namık Kemal vatanperver olmakla birlikte Batılılaşma akımının da öncüleri arasındadır. Dolayısıyla Necip Fazıl Kısakürek'in analiz ettiği gibi Namık Kemal çift yönlüdür. Vatanperverlik ile İslamcılık arasındaki git gel yaşamıştır. Bu iki kavram arasındaki ilişkiyi doğru yönlendirmek ve okumak zorundayız. Ömer Ubeyd Hasene'nin ifade ettiği gibi vatanperverlik asıl değil türevdir. Ya da müstakil değil tabidir. Bunu şöyle ifade etmek mümkündür: İslam'ın ve manevi değerlerin bulunduğu yerde vatan savunması zımni olarak vardır. Ama her vatan adına çıkan manevi değerlerin hamili değildir. Zaten bu mesele 'ameller niyetlere göredir' hadisinde dolaylı olarak anlatılmaktadır.
Romancı ve münekkit Hakkı Özdemir bazı münekkitlerden yola çıkarak Servet-i Fünun akımının en önemli üç ismi olan Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal'i züppe veya Alafranga züppe olarak nitelendirmiştir. Bu sözler salonda yankılanma yaptığı gibi dalgalanma da meydana getirmiştir. Bir dönem Paris'te kalan Namık Kemal ve arkadaşları aslında Batılılaşma akımının öncü isimleri olmuştur. Bu hususta Namık Kemal'in tahlili için Ebu'l Hasan en Nedevi'nin İkbal'la ilgili sözlerine başvurabiliriz. Nedevi İkbal'i şöyle tasvir eder: "Birçokları gibi Batı denizinde inci mercan avlamaya gitmiştir. Lakin bu amaç için Batı'ya giden birçok emsali denizde vurgun yemiş ve boğulmuştur. İkbal ise ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştır..." Namık Kemal için de belki böyle söylenebilir. İran'da garpzedegi denilen Frenk meftunları veya Frenkzedeler edebiyat ile siyaset arasında da köprü kurmuşlardır. Siyasi projelerini önce hayal dünyasına yansıtmışlardır. Ziya Paşa ve Namık Kemal'in Mısır asıllı Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın himayegerdesi olması tesadüfe hamledilemez. Münevver Ayaşlı onların siyasi projelerini cumhuriyetçilik olarak tanımlar. Padişaha ve hanedanlığa sadakat yerine milliyetçilikle birlikte cumhuriyet fikrine müptela ve meftun olmuşlardır. Münevver Ayaşlı 19'uncu yüzyılda Türk milletinin padişahçı olmaktan çıktığını ve aydınların da bu noktada başı çektiklerine temas eder. Meramını şöyle anlatır:" Monarşiler de insanda dinler ve tarikatlar kadar değilse bile benliğine gem vurur. Nefsaniyetine gemler. Halbuki aydınların alameti farikası muhalefet ve benlik ve bencilliktir. Hele 19'uncu asırda memleketimizin kapı ve pencereleri henüz Garba açılmış iken, bütün aydınlarda kendilerini gösterme ve Tavus kuşu gibi kendi meziyetleriyle mağrur, salına salına dolaşırken, kendilerine alkış tutulmasını isterlerdi. Halbuki, kendilerine istedikleri bu saygı ve alkış, kendilerinin ki dahil saraya, padişaha ve Bab-ı Ali'ye giderse bu mağrur ve bencil insanlar çıldırıyorlardı. Ve işte hepsinin kıskandığı, sarayı ve Bab-ı Ali'ye karşı cephe almaya vesile oluyordu. Bir Namık Kemal, padişahtan çok daha mağrur ve çok daha bencil idi. Vatanperverlik ise laf u güzaf. İstim arkamdan gelsin misaliydi..." Namık Kemal, Akif gibi garazsız bir İslamcı değildi. Osmanlıcı idi. Namık Kemal'i destan şairi olmasına rağmen Akif ile karşılaştırmak mümkün ve kabil değildir. Olsa olsa onu Mısır'lı muadili Mustafa Kamil Paşa ile karşılaştırmak mümkündür. O da Namık Kemal gibi Osmanlıcı idi. Lakin gerekçesi Mısır'ın maslahatı idi ve bakış açısı Mısır merkezli idi.
Hakkı Özdemir edebiyatta batılılaşma sürecinde Yaban romanının bir dönüm noktası olduğunu söyler. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban romanı yabancılaşmanın ya da Frenkleşmenin merkez üssü olmuştur. Hayatımız roman diye bir tabir vardır. Son yıllarda kurgu hayat olurken hayat da kurguya dönüşmüştür. Organik hayat yerine sanal hayat öne çıkmıştır. Batılılaşma ve modernleşmenin tabii sonucu budur. Özdemir, Eric Fromm'a ait, klasik dönemde kutsal söz konusu olduğunda "harici" bir otoriteden, insanın kendisi söz konusu olduğunda ise "dahili" bir otoriteden söz edilebileceği ancak modern zamanlarda kutsalın insan üzerindeki otoritesinin reddedilmesiyle insan tabiatının bir bakıma yıkıma uğradığı tezine değindikten sonra Don Quijotte romanında kendi bilincini roman okuyarak kuran bir karakterin bulunduğuna dikkat çekti ve Rene Girard'ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat adlı kitabında bu romanı ele alırken kullandığı çözümleme yönteminin Türk romanını anlamak için de kullanılabileceğini söyledi. Türkiye'de 1940'lara kadar yazılan romanın gerçek bir roman olmadığını, var olanı hayal etmekten ziyade olmayan özneler kurmayı hedeflediğini ileri süren Hakkı Özdemir örnek olarak Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanını ele aldı. Buna Girard"arzuyan özne" demektedir. Yani kısaca edebiyat Batılılaşmanın aracı ve taşıyıcısı olmuştur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



