Türkiye'nin resmi yayın kuruluşu olarak bilinen, ancak son yıllarda girdiği tuhaf çizgiyle giderek en ucuz parti yayınlarına taş çıkartan bir yöne doğru kayan TRT bir ilginçliğe daha sahne olmuş. Malum, bir ara program yapan kimselere ödenen fahiş aylıklarla gündeme gelmiş, bu konuyla ilgili olarak da bir çok soru sorulmuştu TRT'ye. Israrlı sorulara ve kamuoyunu bilgilendirme gerekliliğine rağmen, kurumun yöneticileri adeta kendi şahsi şirketlerini yöneten bir edayla ve keyfilikle güç bela ve tatmin etmeyen yanıtlar vermişlerdi. Söz konusu ballı maaşların ödendiği (TRT'de kadrosunda görev yapan bir bayan ve ekibine program başı 3 bin 500 lira ödenirken, dışarıdan program yapan bir şahsa program başı 25 bin lira ödenmesi mesela. Ucuz olan programın çok daha fazla izlenmesi de cabası tabii) ortaya çıktı, ancak bu iktidarın getirdiği bir yönetim anlayışı olsa gerek, keyfilikten ve bildiğini yapmaktan geri adım atılmadı. Haliyle de, Türkiye'nin resmi yayın kuruluşu bolca paralar harcamasına rağmen izlenmeyen, tercih edilmeyen bir kanala dönüştü. Bir bakıma, başarısızlığın ödüllendirilmesi sonucu ortaya çıktı.
Özellikle bazı programlar var ki, adeta iktidar sahiplerine destek vermenin ödülü kabilinden yayınlanıyor gibi. İsim vermeye gerek yok, zaten oturup izleyenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyordur muhakkak, ancak program başı bol sıfırlı rakamların ödenmesine mani haller değil bunlar. Hadi, "tüyü bitmemiş yetim"in boğazındaki rızkın bol sıfırlı maaşlar olarak bir örnek konuşan "fotokopi" tiplere verilmesini de geçtik diyelim. Peki, Türkiye'nin resmi yayın kuruluşunun neredeyse parti bültenine dönüştürülmesine de mi ses çıkarmamalı? Kerameti kendinden menkul, yeni yetme kimselere tevdi edilen programlarda alenen iktidar muhibbi sözlerin söylenmesi, güncel olması itibariyle, mesela, referandumda "evet" propagandası yapılması gibi basitliklere nasıl göz yumulabilir? Bir devlet kurumu olmanın getirdiği bir sorumluluk ve görev bilinci, belli bir kesime aidiyeti alenileşmiş kimseler eliyle yıkılmamalı.
En son örnek olarak, sosyal güvenlik uzmanı Ali Tezel'in yaşadıkları tam bir komedidir, bir o kadar da vahimdir tabii. Çünkü işin gideceği noktanın, beğenmediğini, kendisi gibi düşünmeyeni es geçmek, ekarte etmek olacağını gösteriyor. Olay şöyledir: TRT'den bir ekip Ali Tezel'e gitmişler ve kendisinden bir spiker gibi "Artık tüm işçiler birden çok sendikaya üye olabilecekler" demesini istemişler. Kendisi de bu değişikliğin, işçilerin aleyhine olacağını, kaos yaratacağını söyleyince, çekimden vazgeçip gitmişler. Yani, TRT'nin beklediği yanıt kayıtsız şartsız olarak iktidarın istediği yönde bir görüşün beyan edilmesidir. Aksi takdirde, yer vermeye değer bulmayacaklardır. Varın siz buna habercilik, gazetecilik veya kamu yayıncılığı deyin, tabii başına "yandaş" sıfatını mı getirirsiniz yoksa başka bir tane mi bulursunuz, orası ayrı.
Geçenlerde de Başbakan Show TV'ye çıkmış. Bir ara, Ali Kırca'nın "Üç genelkurmay başkanı ile çalıştınız. Hangisine kendinizi daha yakın hissediyordunuz?" şeklindeki bir sorusu üzerine Ali Kırca'ya "Ali Bey böyle soru mu olur Allah aşkına? Siz yılların gazetecisisiniz. Yapma Allah'ını seversen'' şeklinde sert bir çıkış yapmış ve bazı haber sitelerinin yorumlarına göre (ki hangi kafa yapısında olduklarını tahmin edersiniz) "gazetecilik dersi vermiş". Bu sorunun neresinin aykırı olduğu (ki gazeteci soru sormayacaksa daha ne yapacak?) kadar söz konusu cevabın neresinin "gazetecilik dersi" içerdiği de ayrı bir merak konusudur tabii. Ancak, işin şöyle bir boyutu var elbet. Bu olayı böyle veren söz konusu haber (!) sitelerindeki arkadaşlar, "sinekten yağ çıkarmak" kabilinden hoşa gidecek ve göze girmeyi sağlayacak atraksiyonlar peşindeler muhakkak ve bunu da normal karşılamak gerek o zaman. Mesele, olaylara ve insanlara objektif bir şekilde yaklaşmak değil de gerçeği yeri geldiğinde eğip bükmeye gelip dayanmış bile.
Acaba dünyanın adam akıllı bir ülkesinde kendisine sorulan soruları belirlemek, beğenmediğini soranın yüzüne çarpmak, "çanak" sorularla "icraatın içinden" havalarında nutuklar irad etmek gibi durumlar yaşanır mı? Yaşansa bile kamuoyu önünde değil de gizli kapaklı cereyan eder muhakkak. Toplumun gözünün içine bakarak pohpohlama, övme, methiyeler düzme, yaranma gibi basitliklere girişebilmek de ayrı bir maharete dönüşmüş durumda.
Ancak, sürüklendiğimiz nokta artık bunu emrediyor. "Beğenmezlerse" geri çevirirler, suratınıza vurular, azarlarlar. Görüşlerinizi filtreleyerek söylemelisiniz, soru sorarken "kritik" noktalara, can alıcı konulara girmemelisiniz. Daha geçenlerde, yakın zamana kadar iktidara küfredip de yakınlarda tornistan eden bol jöleli bir şahsın takındığı tavır, en doğru tavır haline gelmiştir artık. Soru sormak yerine beğenilerini, hayranlıklarını, biraz mahcup, biraz coşkun bir tarzda ve karşısındakini bile utandıracak şekilde söylemek. Varsın onlarca, yüzlerce merak edilen soru sorulmayı beklesin? "Üstünün çizilmesi" sanki daha mı iyi olacaktır bu zevat için? Ya "beğenmezlerse", ya "kızarlarsa" korkusu, yakın zamanda tek tip düşünceyi, tek tip insanı da dayatacak bize. "Beğenmezlerse beğenmesinler" ya da "kızarsa kızsın, benim doğrum veya inancım budur" deme mertliğini ve erdemini gösteren insanlar bittiği gün kepenkleri kapatıp gitmek kalır geriye.
Bu arada, TRT'nin bağlı bulunduğu Sayın Arınç, Gümüşhane gezisinde kendisini takip etmeyen TRT muhabirlerine kızıp "Onlar Milli Gazete gibidir. İş bittikten sonra gelirler" demiş. Kendisine şu söylenebilir, madem Milli Gazete ile ilgili görüşünüz buydu da, bunu neden, misal, 15 sene önce söyleyemiyordunuz? Geçmişinizden bu kadar utanç duyuyorsunuz ve hala içinizde yanan bir kin ateşi var ve bu öylesine yakıcı hale gelmiş ki, Ramazan olması bile sizi frenleyemiyor artık. Sizlere elinizle besleyip büyüttüğünüz yandaş medyanızla mutlu günler. Son söz; Zamanında söylenmeyen sözün kıymeti de, erdemi de olmaz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



