Kadir gecesini ihyadan sonra artık bayramın ayak sesleri duyulmakta. Ramazan'ı çok özel bir ülke olarak görenler, bu rüya kadar güzel şehrin sahillerinde mutlulukla dolandılar.
Sahur ve iftar iskelelerinde gönendiler.
Kimi sanat aşığı meftunlar; özellikle iftar saati yeme içmeyi bırakıp, o hayal ülkenin sahiline inip oruç festivaline katılanları izledi.
Evlerine ulaşmak için koşturanları.
O tatlı telaşeyi.
Yüzlerinde parıldayan orucun şavkını.
Bir ressam gibi eline tuvalini alıp eski bir cami önünde öylece kendinden geçenler, gördüler ki ağaçlar bile kıyama durmuşlardı.
El ele tutuşmuş çocuklar gibi şen şakrak iftar seması yapan ağaçların arasına girdi kimi âşıklar,"ne olur beni de aranıza alın"diye rica etti.
Gökyüzündeki yıldızları izledi kimi.
Işıkları ne kadar esrarlı idi.
Kimi çoğunluğun göremediğini gördü.
Yeryüzüne nur yağıyordu.
Tam teheccüd vakti perdeyi aralayan yaşlı kadının gözleri parladı, iki damla yaş yanaklarından süzülürken, "teşekkürler" dedi kâinatın sahibine.
Meleklerin bu kadar güzel olduğunu hiç tahmin edemezdi.
Mukabeleyi okuyan yanık sesli hafız hanım; ayetlerin dehşetinden hasta oldu.
Gözyaşlarına gark olarak, okuyamayacağını söyledi, kalktı, âşıklar kervanına katıldı.
Yüksek rütbeli bürokrat, toz kondurmadığı makamını bırakıp on gün izin alıp itikâfa girdi.
İki haftalık yıllık iznini özenle korumuş, yazın bile sayfiye yerine gitmeyerek, o hayal şehir Ramazan için saklamıştı.
Ailesinden, çocuklarından, devlet işlerinden hatta kendi nefsinden uzakta, bir mescidin mütevazı köşesinde inceleşebileceği son sınıra değin, Rabbi ile baş başa kalmayı murad etmişti.
Dünyanın geçiciliğini, makamının cazibesinin kendisini nasıl ezdiğini, şu camide belki de bu musalla taşında son saltanat namazının kılınacağı cenazesini düşündü.
Mescidin küçük odasında duran tabuta baktı.
İçinde olacağı günü hayal edip, yapamadığı onca şeyi düşündü.
Zemzemle yıkadığı kefeni üzerinde namaz kılarken, gözyaşları bir kez daha aktı.
Kimselerin bilemediği, yoksul kılıklı kadınlar.
Tencerelerinde et değil, dert pişen kadınlar.
Sakat bir kocanın, özürlü bir evladın, ufak bir emekli aylığının, akşama pişireceği malzemesi olmayan yemeğin tasasını kalbinden çıkarıp atacak kadar büyüdüler.
Dillerinden şarkıları kovup, zikirlerle gönendiler.
Otobüsler inledi.
"Ey merhametlilerin en merhametlisi"
İlk on gün bu beste ile yeryüzünü maviye boyadılar.
Tek sığınakları olana dayanıp, kişisel bütün dertleri elleri ile geri püskürten bu gönlü yüce âşıklar, ikinci on günün şiirini okumaya başladılar:
"Ey günahları en çok affeden"
Üçüncü on gün sanki onların yüzü suyu hürmetine affediliyorduk:
"Ya âtika'r rikâb"
"Ey günahkârları cehennemden azad eden"
Bir marketin şeker reyonunda, çocuklarına en ucuz bayram şekerini seçerken sanki dili değil yüreği okuyordu.
Karşısındaki reyonda pahalı çikolataların başında, süslü zengin bir kadın güya tadına bakmak için her çeşitten avuç avuç yerken, onun oruçlu gözleri bir an bu nasipsiz kadına kaydı.
Yastık gibi kalın kollarını açıkta bırakan askılı elbisesine döke saça yiyiyordu.
Hem oruçsuz hem hak yiyen, izinsiz market çikolatasını bir çöp tenekesi gibi midesine indiren kadına nasıl üzüldü.
Yüreği acıyarak elinde olmadan sesi hızlı çıktı:
"Ya âtika'r rikâb"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



